Yazarlarımızdan Sayın Halit ÖZDÜZEN’in torunu genç hikaye yazarımız NurbükeTEKER, İsmail Sivri 1.Çocuk Ödülleri Yarışmasında dereceye girerek, dizüstü bilgisayar kazanmıştır. Ödülünü Gazeteciler Cemiyetinden alan Nurbüke kardeşimiz ödül törenine ailesi ve öğretmeniyle beraber davet edilmiş, törenle ödülünü ve sertifikasını almıştır. Nurbüke'ye ödül kazandıran “Aya Yolculuk” hikayesi kriter'de de okuyucularıyla buluşacaktır, inş..Nurbüke'yi ve ailesini kutlar, daha nice başarılı ürünler vermesini dileriz. kriter http://www.kriter.org/index .php?option=com_content &task=view&id=370& Itemid=77
3- YENİ KİTAP
Darbe Yargısının Sonu yazar: Osman CAN (Timaş Yayınları) kriter
Öğretmenlik çok kutsal bir meslektir. Bir başka tabirle eşi ve benzeri olmayan kutsal bir görevdir. Öyle ki, toplumun kalkınması, ilerlemesi ancak öğretmenlerin elindedir. Genç beyinleri yetiştiren, geleceğe yön veren onlardır. Özverileriyle, güçleriyle bu yola baş koymuşlardır. Bu durumda öğretmenlik çok büyük bir değer kazanmıştır. Kendisini insan yetiştirmeye adamış inançlı, vicdanlı öğretmenler cehaletle mücadele ederek, bilginin efendisi olan genç nesiller yetiştirmeyi hedeflemişlerdir. Uzaktan bakıldığında çok basit bir görev olarak görülen öğretmenlik, içine girildiğinde hiç de öyle değildir. Bir insanı, okuma sevgisiyle donanmış bir genci, yetiştirme görevindedir onlar.
Gavura "gavur" denirse kızar, Müslümana "müslüman"denirse kızmaz, Kızmak da ne, sevinir, içi açılır, mutlu olur.
Halbuki gavura gavur denirse bunu hakaret kabul eder. Söyleyene de hakaret edebilir. Hatta bir çok gavura da müslüman dense kızmazlar... Müslümana gavur dense kıyamet koparır. Acaba neden; acaba niçin? Adam kendi iradesiyle gavurluğu seçmiş ise, İslamı yalnış veya "gericilik" görmüş de reddetmişse, Gavurluğu da iyi ve ilericilik görmüşse, Gavurun yolunu tutmuşsa, Adama "Sen busun!" diyene niçin kızsın? Kendi yüzünü, gözünü beğenmeyen, reddeden insan düşünülür mü? Kişiliğini bilmeyen insan, nasıl insandır?...
Taşra’da kitap seven bir insan için en büyük dost bir başka kitap okurudur. Sait Abi Malatya’daki şansımdı. Onu caddede, sokakta elindeki kitapları göğsüne yaslayarak yürürken görürdüm.Kitap ve dergi, ayrılmaz bir parçasıydı. Büyük çarşıda depo şeklindeki bürosuna her uğradığımda tek başına ise mutlaka dergi ve kitap okurdu.
Tenkitlerini toplumun bir kesimi kaldıramıyordu. Sait Abi tenkiti gerçeğe giden yol olarak görüyordu. “Abi milletin gönlü kırılıyor, milletin hatırı kalıyor, biraz yumuşak olsak” diyenlere “Hakkın gönlünün kırılması daha mı iyi? Gerçeği gündeme getirdiğimizden dolayı hakkı batıla karıştıra gelen mistik ve hurafeci kesimlerde saldırılara uğramak işten bile değil.Ama ne varki mümin insanların değil hafız-ı hakikimiz olan yüce rabbimizin rızasına talip olmalıdır.” diye cevap verirdi.
Sait Abi sosyal yönü gelişkin biriydi.Hangi topluluk düzenlemiş olursa olsun az buçuk fikir veren herhangi bir toplantıda onu her zaman görmek mümkündü. Toplantı salonunda eleştirilerini ve tenkitlerini sıralamaktan da geri durmazdı. Cem vakfının Sabancı Kültür merkezinde düzenlediği Yaşar Nuri Öztürk’ün katıldığı bir konferansta dinleyiciler kendisinden çok uzak olmalarına rağmen toplantıya katılıp tenkitlerini yüksek sesle dile getirmekten geri durmadı.
Russia, China and India are now setting the global capitalist agenda
Yazar Edmond Warner
10-01-2007
From: Ahmet Cetinbudaklar
To the point: Russia, China and India are now setting the global capitalist agenda
By Edmond Warner
Last Updated: 10:43pm GMT 27/12/2006
Emerging markets often seem like Peter Pan, financial children destined never to grow up. Just when they seem to reach maturity, a shock, a scandal or a crisis blows up like the temper tantrum that is the indelible mark of infancy. Some, though, are now coming of age, and with all the swagger of young adults.
As is typical in a global bull market, the strongest performing stock markets in 2006 have been in the secondary and tertiary financial centres. Robust economic growth and low interest rates around the world have encouraged a surge of investment capital into markets in Latin America, Asia and eastern Europe.
Such investment is, of course, replete with risks. It is the nature of a bull market, though, that these risks are swept into a darkened corner. The frenzied beating of hearts prevents cool reflection as surely as a neighbour's New Year rave.
advertisement
The past year has been framed by reminders of the dangers of immature financial systems. In January, Iceland's markets plummeted as investors awoke to the risks of overheating in this heavily indebted, tiny economy. Mysteriously, Icelandic businesses had found the wherewithal to make very substantial acquisitions overseas, notably in Britain.
Hemşehrim olan öğretmen Sıddık DEMİR’in “Dirgen Ali” adlı kitabı Berikan Yayınları’ndan Şubat 2006’da çıktı. Kitabı heyecanla okudum. “Dirgen Ali”, Demir’in son kitabı. Demir’in daha öncede “Afşinli Derdiçok”, “Gündemden Kesitler”, “Ankara Gönül Erleri” kitapları çıkmış.
“Dirgen Ali” tarihi roman türünde bir kitap denilebilir. Zira Dirgen Ali, Kahramanmaraş Afşin’in (eski adıyla Norşun) yeni adıyla Altunelma Kasabasında yaşamış ve ölmüş bir kişi. Dirgen Ali’nin yaşadığı dönem; Osmanlı’nın son yılları, 1. Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet’in ilanı ve 1960’lı yıllar. Demir romanında, o dönemlerden kesitler sunmakta.
Dirgen Ali, Aşık Mahzun-i Şerif’in türkülerine konu olmuş, destanlaşmış bir kahramanlık öyküsüdür. Dirgen Ali, her zaman mazlumdan yana, garibandan yana yiğit bir kişidir. Ben Dirgen Ali’nin adını çok duymuştum ancak, detaylı bir bilgiye sahip değildim. Zira kahramanlar, menkıbeleşir, destanlaştırılır, başka-başka anlatılır. Dirgen Ali hakkında tek yazılı eser, Sıddık Hoca’nın kitabı olmuştur. Kendisini ayrıca kutlamak gerekir.
“Dirgen Ali” kitabını değerlendirmeden önce; kitabın konusunu kısaca özetlemek gerekir;
Bilgiyi taşıyan en önemli vasıta yazıdır, arşivdir, koleksiyondur. kaset kayıdıdır.
Otuz yıllık bir videom var. Evdeki en eski yararlı eşyamdır. Onu yirmi defa tamir ettiğimi biliyorum. Ondan ayrılmayı hiçbir zaman düşünmedim.
Televizyonun olumsuzluklarından bahsedilir Televizyonlarda düşündürücü yararlı programlar da yapılır.Bu yapımlardan bazıları binbir zahmete katlanarak çekilir. Eğer bu programlar kaydedilmiyorsa etkisi birkaç gün sonra kaybolup gider. Onca zahmet onca masraf boşa akar. İnsanın buna bakıp üzülmemesi elde mi? Bir bilgiyi öğrenmenin, hafıza da tutmanın en güzel yolu tekrar etmekten geçiyor.
Şuanda Malatya’da bir depoda günlük aldığım gazeteler paketlenmiş hali ile duruyor; onları atmaya kıyamıyorum. Bazen gidip rasgele birini çekiyorum. Nefis bir edebiyat yazısı karşıma çıkıyor. Başlıyorum düşünmeye Acaba bu yazı kitaplaşmış mı? birileri bu yazıyı tekrar okuyacak mı? Bu makalenin yazarı bu yazıyı kimbilir ne büyük enerjiler harcayarak yazmış. Geçmişteki birikimlerini tecrübelerini yazıya aktarmış. Bu yazınının unutulmaması kitaplaşması lazım.
Hani şu Rızgarlı Osman Ağa hikâyesi var ya; Osman Ağa'nın üç oğlu vardır. Her bir savaş için padişahın selamıyla bir oğlunu asker verir. Ne yazık ki akabinde çocuklarının şahadet haberini alır. Yine öyle bir savaş için üçüncü oğlunu askere almaya gelenlere; "Söyleyin padişaha benim sülmüme güvenerek ona buna savaş açmasın, çünkü gayri verecek evlat kalmadı."der.
Fahrettin Paşa'nın Yemen müdafaasını bilmeyen yoktur. İmparatorluğun kolu_kanadı budanırken, direnenlerden biri de bu paşadır. Devletin 30 Ekim 1918 tarihi itibariyle yenik sayıldığı, dolayısıyla ordularının terhis edildiği talihsiz bir dönemde dahi 1916 dan 1919 yılına kadar, merkezi otoritenin emrine karşı bile direnerek Medine'yi savunduğu bilinmektedir. Denilir ki, silah bırakıp teslim olun emrini getiren bir subayı gözaltına aldırarak haberin yayılmasını engellemiştir. Emrindeki subayların olayı öğrenerek kendisine başkaldırması üzerine, silahını ve sancağını Ravza-ı mutahhara’da ancak Resul'üne teslim etmiştir. Böylece tam 400 yıldır kutsal bölgelerin hâkimi olan Türk hakimiyetine, Lavrens'lerin ve işbirlikçi Şerif Hüseyin'lerin karşı çalışmalarıyla hâkimiyetine son vermiştir.
Hukuk fakültesinde profesörlük yapmış, yani ilmi kariyerini belgelemiş birisi, insanlığın geçmişinin tam olarak tarihini verir, Ademden bu yana 7.600 yıl geçmiştir diye kesin ifade kullanırsa ne olur?(*)
Cevabını ben vereyim; hiçbirşey olmaz. Yani okurundan ‘sen bunu nereden biliyorsun?’ diye tepki gelmez. Meraklılar başına üşüşüp, yüzyıllardır araştırılan birşeyi nasıl ortaya çıkardığını anlamak için profesörün etrafını kuşatmaz. Gazete editörleri, ‘vay canına! bunu nasıl keşfettiniz, ilmi dayanağı var mı?’ diye önemli bir problemi çözmüş olmanın heyacanını duyarak çevresinde birikmezler. En hafifi bunun gibi birçok iddia dillendirilir, dinleyici ve okur da bulur. Mesele inanıp inanmama noktasında kalır. Birbirinden farklı inançları edinenler birbiriyle çatışırlar; harpler çıkar. Bu işler de böyle sürüp gider. ‘Bunun bir çözüm yolu olmalı!’ diyen küçük azınlığın sesi hiç duyulmadan...
Ünlü romancı Dostoyevski’nin asıl mesleğinin Mühendislik olduğunu öğrendiğimde hem şaşırmış, hem sevinmiştim. Romanlarını beğeniyle okuduğum bu ünlü yazarla meslektaş olmak, yazma konusundaki tereddütlerimi gidererek cesaretlendirmişti. İnsanların kendi alanlarının dışındaki konularda da hayli; hatta daha başarılı olabildiklerini sonradan öğrenecektim. Mesela dünyaca ünlü bir spor ayakkabı üreticisinin yüksek satış rakamlarına ulaşmasındaki en önemli etken, kendine özgü taban profili geliştirmesinden kaynaklanıyordu. Bu; evinde kullandığı tost makinasından esinlenen firma sahibinin eşinin fikriydi.
Bu yazıda, gerçeklerle efsanelerin birbirine iyice karıştığı karanlık bir çağda, yakından tanıdığımız iki ünlü tarihsel simanın kan kardeşliğiyle başlayıp ölümcül bir düşmanlıkla noktalanan sıradışı öyküsüne konuk olacağız. Bir cephesinde "Cihan Fatihi" namlı Sultan Mehmet, diğer cephesinde ise "Kazıklı Voyvoda" namlı Romen Prensi Vlad Tepeş'in yer aldığı son derece trajik bir öykü bu... Öyle her yerde okuyamazsınız, o yüzden tadını çıkartın!
Geçtiğimiz haftanın ortalarında bazı gazetelerimizde Romanya mahreçli ilginç bir haber yayımlandı. Habere göre, Romen Turizm Bakanlığı, başkent Bükreş yakınlarında "Dracula Parkı" adını taşıyacak bir eğlence merkezi açmayı planlıyormuş. Hani şu "Disneyland" türü yerlerden biri...
Korku edebiyatına meraklı olanların da hemen anımsayacağı gibi, sinemanın ölümsüz vampiri Kont Dracula İrlandalı yazar Bram Stoker'ın aynı adlı romanından doğmuştu. Öte yandan Stoker'ın da bu kahramanı dünya edebiyatına kazandırırken, biz Türklerin tarih kitaplarında "Kazıklı Voyvoda" olarak andığımız ünlü Eflak Prensi Vlad Tepeş'ten esinlendiği günümüzde konunun meraklılarınca gayet iyi biliniyor.
Malûm, Vlad düşmanlarını kazığa oturtması ve onların kanını içmesiyle nam salmış bir tarihsel kişilikti. "Dracula Parkı" projesinin mimarlarının hedefi de kurulacak parkın içindeki bütün etkinliklerin bu vampir esprisine uygun olmasıymış. Sözgelimi, turistlere kan renginde pudingler, beyin şeklinde tatlılar falan satmayı planlıyorlarmış. Ve tabiî Dracula'yı Dracula yapan şu ünlü kazıkların da hemen her köşeyi süsleyeceği belirtiliyordu sözkonusu haberde...