09-12-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow M. Said Çekmegil arrow BÜYÜK DOĞU - NECİP FAZIL (III), (IV), (V)
BÜYÜK DOĞU - NECİP FAZIL (III), (IV), (V) PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 26
KötüÇok iyi 
Yazar Vahid Gönüldaş   
08-03-2007
BÜYÜK DOĞU – NECİP FAZIL (III), (IV), (V) 
                                                                      Vahid  Gönüldaş 

    ImageDaha sonraları “Gönüldaş” diyeceği bir beraberliğe Necip Fazıl, işte yukarda görüldüğü gibi “Arkadaş” diye sesleniyordu. Bu vurgulu çağrılar arasında günlük politika ile de uğraşmaktan geri durmuyordu. 1950 öncesi bakanları kalemine doluyor; mason, komünist ve inanışlarına ters düşen kim varsa hepsine birden cephe alıyor, vuruyor vuruyordu.

     Tabii cevabını da alıyor, ancak yılmıyordu. Sekiz sayfalık, kemiyet olarak zayıf fakat vurucu kalem olarak kuvvetli Büyük Doğu’suyla bir şeyler yapmak için çırpınıp duruyordu. Onun bu yeni oluşan doğrultudan eski muhiti tedirgin ve şaşkın, sonradan  kendisine “süper mürşit” diyecekleri bu eski dostlarına ne diyeceklerini bilemiyorlardı. Yeni girdiği muhit ise böylesine güçlü bir kalemin kendilerinden yana olduğunu gördükçe seviniyor, fakat onun eski halini bilenlerin tezvirleriyle de güvensiz bulunuyorlardı. Necip Fazıl’sa bütün bunları elinin tersiyle siliyor, yöneldiği yolda hızlı adımlarla mesafe almanın gereği neyse onu yapıyordu.

    Bu hengamede, yeni girdiği muhitine ütopyayı iter tarzda moral vermeye devamla : << “Müshil tesirine malik bir nebat vardır. Çiğnendiği, hatta koklandığı zaman derhal tesirini gösterir. Bu nebatı, tesirinden uzaklaştırabilmek ne mümkün ! Kaynatılsa suyu, yakılsa kömürü, ufalansa tozları yine aynı işi görür.

     Biz buyuz efendiler! Ve Allah’ın, mahut nebattaki  tesir gibi, idealimize ve ruhumuza verdiği ölmezlik sayesinde, bir kişiden, bin kişiden, bir milyon, bir milyar kişiden daha kuvvetliyiz ! Bizim önümüze atılacak engeller, sadece kemiyyet planının neticesiz teselli başarılarından ileriye geçemez!..

     Biz keyfiyetiz, Efendiler ! Kaynatılsak da, yakılsak da, kömür haline gelsek de, ufalansak da, mana ve tesirimiz yaşayacaktır.

     Ve “biz mutlaka muvaffak olacağız…” derken de, ya heyecanın kontrolunu yapamadığından, ya da inşallah zikrinin böylesine söz vermelerde gerekli olduğunu henüz öğrenmemiş olduğundan “Ve biz inşallah muvaffak olacağız” diyememişti. Büyük bir mücadele içinde görülen üstadın bu aksamaları pek göze batmazdı…

      Artık, sanatkar vasfının dışında, rengi ve kokusu iyice belirmeye başlayan Necip Fazıl’ı, antitezi olan eski muhiti rahat bırakmıyordu. Alabildiğine saldırıyor, kıyasıya rahatsız ediyorlardı. Öyle ki, parasız ve kadrosuz buldukları saflarının eski gözdelerini yerden yere vurmak, böylece yeni istikametinden döndürmek istiyorlardı. Fakat, ha bugün, ha yarın pes’ eder sandıkları Necip Fazıl durmuyor, düşmanlarının da bilmesini istediği bir bağlantıyı, o dönemin Büyük Doğu’sunun 10. sayısında şöyle ilan ediyordu :            

                   << ALLAHIM ! ^^

     “ Muhal farz: Sonsuz fezanın dibine varsalar. Dibinin dibinin, dibinin dibindeki dibi, sonu, nihayeti bulsalar. Ve o hiç çıksa…

      Bütün kainat, bana en uzak yıldızından, en yakın ağacına kadar küfür, inkar, ve şüphede ısrar etse...

      Sistemli, teşkilatlı, ve teçhizatlı küfür, aya secde ettirecek, güneşe elektrik faturasını kestirecek, kehkeşanı sarayına halı diye döşetecek marifete erse; ve bütün bu marifetle küfre bağlasa…

       İnsanı ölümden kurtarsalar ölenleri diriltseler, ebedi hayatın sırrını bulmuş gibi görünseler…

       Ve, ve. Ve bütün insanlık bir araya gelip Allaha ve Peygamberlerine inanan bir mümini, alemin en korkunç ve bulaştırıcı hastası diye kezzap şişeleri içinde yaksalar, eritseler, yok etseler.

      Ben yine senin; ve kainatı yüzü suyu hürmetine yarattığın Sevgilin (peygamberin), çizgisi çizgisine ve noktası noktasına yolu üzerinde kalacağım !!!”  

      Necip Fazıl, Allah’a verdiği bu sözü, isabetli isabetsiz fakat daimi aksiyonlarla sürdürmeye kararlı olduğunu ve aynı zamanda başlamış olduğu işin kolay olmayacağını 1949 yılının 4 sayılı Büyük Doğu’sunda şöyle ifade ediyor : 

    “Beş yüz yıldır beklediğimiz büyük Türk mütefekkir ve aksiyoncusu yetişinceye. Ve o Topyekûn insanlık ve Türk tarihini muhasebe ve murakabe edinceye,

      Doğu ve batı dünyalarının en ince mahsup sırlarına erişinceye,

      Bütün doğu ve Türk dünyasının ruh kökünü, bütün saffet ve asliyetile meydana çıkarıncaya; Vecd, aşk, iman ve ahlaka rütbelerini iade edinceye;

      Sahtekarlıklara, maymunluklara istismarcılıklara paydos diye haykırıncaya;

      Bu hakikatlere bağlı, elmas gibi nesilleri kadrolaştırıncaya; bu nesilleri idare mekanizmasına hakim kılıncaya kadar halimiz dumandır !!!” diyordu.

         Editörün Notu:(Yazının IV ve V. bölümleri aşğıda yorumlardadır).

Yorum
BÜYÜK DOĞU - NECİP FAZIL (IV)
Yazar Selami Çekmegil açık 2007-03-11 05:26:21
BÜYÜK DOĞU, NECİP FAZIL (IV) 
Vahid GÖNÜLDAŞ 
 
Zorluklar öldürücü olmadığı zaman inanmış adamları biler; keskinleştirir. “sütü döv yağ çıksın, cemiyeti baskı altına al büyük şahsiyet meydana gelsin.” Necip Fazıl’ı eski muhiti, yeni muhitiyle fanteziler içerisinde sandığı için başlarda pek de ciddiye almamış, fakat gelişmeleri gah tebessümlerle, gah tecessüslerle izler olmuşlardı. Bazen “intihar eden şair” bazen “süper mürşit” diye iğneliyor, bazen da onu mahkemelerde ifade vermeye sürüklüyorlardı. 1948’lerden başlayarak tevkifhanelere bile düşmeye başlamış; bir yıldan biraz eksik ceza evinde bile kalmıştı. 
 
Ciddi bir dava adamlığına bir türlü yakıştıramadıkları; kumarhane ve sefahathanelerde görmeye alıştıkları Necip Fazıl, eski sefih muhitini hayli şaşırtmış bulunuyordu. Onlar hala, bize döner diye bekliyor, sataşmalarında nispeten ölçülü olmaya çalışır bir manzara arz ediyorlardı. Tekrar aramıza dönsün diye kapılarını aralıyorlardı yer yer.  
 
Ama ne var ki, eski beraberliklerinin rengini hala sürdürür zannettikleri kafadarlarını bir ihtiyat tedbiri olarak yavaş yavaş saflarından itme teşebbüslerine devam etmekte idiler. Artık Necip Fazıl’ı resmi yayınlarına almıyorlardı. Kitaplarından da çıkartmaya başlamışlardı. Ama sonraları bizzat Necip Fazıl’ın reddettiği -batılca terennümleri bulunan- şiir ve diğer sanat ürünlerini dillerinden bırakmıyor, hafızalarından silemiyorlardı. Öyle ki, devrin Milli Eğitim Bakanlığına tırmanmış bulunan; neslinin tipik temsilcisi Hasan Ali Yücel, “Dönen Ses” adlı şiir kitabını “Hakkında her sıfatın aciz kaldığı Şair Necip Fazıl’a” diye imzalamıştı. (sayı:13). Ona verdikleri böylesine payeleri geri almak kolay olmuyordu; zorluyorlardı… Necip Fazıl’ın kendi saflarından tamamen kopacağını bir türlü kabullenemiyorlardı. Hz. Ömer’in şahsiyetli bir inkılapla, birdenbire nasıl saf değiştirmiş olduğunu unutuyor veya anlamıyorlardı. 
 
İşte Necip Fazıl, kendisinin yeni yönlenişini bir türlü ciddiye alamayan ve aynı zamanda yakasını bırakmayan böyle tür bir ortamda, her gün biraz daha ileri hamlelere geçebiliyordu… 
 
Necip Fazıl, artık ferdiyet planından kolektif bir oluşa davetiye çıkartmanın zamanının gelmiş olduğu kanaatine ulaşmış olacaktır ki, cemiyet olma çağrılarına başladı.  
 
“TARİHİ SUAL” başlığı altında “Büyük hamle” kapısını, şu şekilde seslenerek açmıştı : 
 
 
“Hükümete baş vursak. Kanun yoluyla, (Büyük Doğu) isimli, siyasi, içtimai, fikri ve harsi bir cemiyet teşkili için müsaade almaya teşebbüs etsek. İş ve fikir planımızı programlaştırıp versek, müsaadeyi almaya da muvaffak olsak. Farz bu ya ! Kendisine, en titiz, en ince, en sıkı şartlar altında aza kabul edecek ve dünyanın en nazik müessesi halinde atomdan Kaf dağına doğru büyüyecek olan böyle bir cemiyete.. iştirak edecek kaç kişi vardır? 
Lütfen (Büyük Doğu) cular bu tarihi suale cevap versinler ve zerrece Necip Fazıla sevgileri varsa, kendilerini sarih adresler ile belli etsinler…”  
 
Bu davete Anadolu’dan umduğundan fazla cevap bulduğu için olacak, Necip Fazıl hemen kollarını sıvayarak cemiyet olma yoluna girdi. Okuyucularına bu konuda, “siz kendinizi belirtin de, biz de neticeyi size haber verelim” diyordu. Ve bir sonraki yazısında, Büyük Doğu imzasıyla meşhur “MEFKURECİ AHLAKI” başlıkla yazını yayınlıyordu.(13 Mayıs 1949 ). 
 
“Mefkureci ahlakında, hiçbir hasis nefis kaygısına yer yoktur! Viran olası hanede evlad-ü-iyal var’ mazereti, Şarkın tefessüh devirlerinde, kör ve kaba nefislerin kendilerini korumak için baş vurduğu aşağılık bir hileden ibarettir. Aynı tefessüh devirleri değil midir ki, hile mefhumuyla arasında en küçük bir münasebetin bile yaşayamayacağı mukaddes şeriat hakkında da ‘Hile-i Şeriye’ tabirini uydurmuştur ? Mefkure ahlakında, ya cemiyetle beraber ferdi hanenin de kurtulması, yahut içindeki evlad-ü-iyalle beraber viran olması vardır ! 
 
Tam 400 yıldan beri bu ahlaka uzak yaşıyoruz! Sade uzak değil, taban tabana zıt. Viran olası hane değil, kahrolası nefs kaygısı, her ferdin kendi kendisini muhafazaya mahkum bulunması gibi mel’un bir şuuru besleye besleye, bizde, içtimai bütünlük hassasiyetinin köküne kibrit suyu dökmüştür. Öyle ki, on kişinin toplu bulunduğu bir cemiyette birisi karşılarına çıksa da ‘içinizde bir namussuz var’ diye haykırsa, kimsenin bunu üzerine alınmasına imkan kalmamıştır. Bizdeki mecburi hassasiyet ve aksülamel, ancak şahsen ismimiz tayin edildiği zamandır. Halbuki on kişilik bir topluluk arasında isim tayin etmeden bir namussuzun bulunduğunu söylemek, isim tayin edilinceye kadar on kişiye birden namussuz demek değil midir? Fakat, söyledik ya, isim tayin edilinceye kadar, kimse, içtimai tecavüzleri, ferdi tecavüz ayarında görmez!.. 
 
Dört yüz senelik günah devrimiz yüzünden, maddi ve manevi izmihlal çığırımız olan son yüz senedir başımıza ne geldiyse, işte bu içtimai bütünlük hassasiyetini kaybedişimizden; mefkureci ahlakına top yekun veda etmiş ‘viran olası hanede evlad-ü-iyal var derdine düşmüş olmamızdan geldi. 
 
Mesela komünizm gibi, haklı olarak iğrendiğimiz batıl akideler manzumelerinin bazı kahramanlarında bile mefkureci ahlakı, hiç bir gaye ve esasa bağlı olmaksızın, tamam ve mükemmeldir. Bu batıl akideler manzumesinin ilk aksiyoncuları, bütün ömürlerince soğan ekmek yemiş ve koskoca bir İmparatorluğu ele aldıktan sonra bile evlerini geçindirebilmek için karılarına işçilik ettirmişlerdir. Kaldı ki, her vesileyle, nefislerini, bağlı oldukları mefkure uğrunda feda edici içtimai fert hamlesini göstermekten hiçbir an yüz çevirmemişlerdir. 
 
Komünizmimin arayıp bulamadığı ve yolunu büsbütün cehenneme çevirdiği cennet, bütün aslı, esası ve hakikatı ile İslamlıkta olduğu gibi, hiçbir itikat manzumesinin ulaşamayacağı mefkureci ahlakının heyecan ve fedakarlık dolu ana kaynağı da İslamlıktadır. 
 
Kainatın Mefharine bağlı olanlar arasında büyükler büyüğü Hazreti Ömer’e eğilecek olursan seni kılıcımızla düzeltiriz cevabını verenlerin mefkureci ahlakı karşısında ürperelim. Bu ahlakı nasıl unuttuk, nasıl kaybettik; ve aman Allahım, nasıl da tersine çevirdik? 
 
Bizde bu hal oldukça, suçu, tarihimizde başımıza musallat olmuş şahıslarda aramak yerine onları lüzumundan fazla lütufkar ve müsamahakar bulsak daha iyi etmez miyiz?  
 
Allah, bütün haneleri, içindeki bütün evlat ve iyali ile beraber gerçekten viran eden ‘viran olası hanede evlad-ü-iyal var’ korkusunun belasını versin.” 
 
Yeni muhitinde gördüğü acı hallere işte böylesine neşter vurduktan sonra, bir de “HAREKETSİZLİĞİMİZ”e vurarak diyordu ki : 
 
“Fikirsizlikten sonra, bir de, hareketsizlik derdimiz var! Aksiyonculuk ruhuna, mümkün kelimesinin son haddine uzak ve yabancı yaşıyor ve yaşatılıyoruz!... Bir millet, cemiyette hareket imkanları baltalanırken, sonuna kadar ulaşacak olan. Ya tam hareket, ya tam hareketsizliktir. Bizde ikincisi olmuştur.” 
 
Böylece Necip Fazıl, güçlü kalemiyle, içtimai acılara teşhis koyuyor; reçetelerini de, görüş anlayışlarına yazıyor yazıyordu…. 
 
BÜYÜK DOĞU - NECİP FAZIL (V)
Yazar Selami Çekmegil açık 2007-03-11 05:59:32
BÜYÜK DOĞU – NECİP FAZIL (V) 
Vahid GÖNÜLDAŞ 
 
Fikrin aksiyona geçtiği tutarlı yazılarla, imanlı genç ruhlar kaynıyor, şahlanıyor, coşuyordu. Ve böylece de, her türlü dünyacılığa göğüs germeye hazırdı gençler. 
 
Büyük Doğu fikriyatı cemiyet olacaktı. Aslında şiir, fikir ve okul olma yolunda olan Büyük Doğu neden siyasi bir oluşa yönelmişti ? Bu soru o günkü heyecanlar arasında akla bile gelmemişti. Cemiyet kurulma yoluna girmişti artık. Ama ne var ki, karanlıklar içerisinde tek hizip, tek görüşe karşı çıkmak manasına gelen bir yiğitliğe kalkışma riskini herkes göze alamıyordu. Bazı tecrübelerinin hayal sükutuyla nihayetlenmiş olduğunu gören yaşlı inanmışlar tereddütte idi. Pek çok mümin gençlerse, yerinde duramıyor; atılımların heyecanlarını nereye kadar dizginleyeceklerini kestiremiyorlardı. 
 
İstanbul’da bugün üst kademelerde entelektüel mevkiler edinen, Prof . Dr. gibi arzi ünvana sahip ve önemli makamlara tırmanabilmiş, o zamanın Müslüman gençleri, hepimiz dahil, epeyce çoşkuluydu. Aynı zamanda emre amade bir manzara arz ediyorlardı.  
 
Fakat ekserisi henüz talebe veya stajyer bulundukları için de Büyük Doğu Cemiyetine resmen giremiyorlardı. Bundan dolayı da cemiyet merkezi İstanbul’da Büyük Doğu’ya İstanbul ve çevresinden yeterince kurucu üye bulanamamıştı. İdare heyeti ancak Kayseri’den Cemal Bilgin, Malatya’dan Said Çekmegil, Afyondan (o zaman ismi mahfuz tutulan) Abdullah Nurata beylerle tamamlanabilmişti. 
 
Bu arada Büyük Doğu mecmuası, on kuruşluk ve dört yapraklı haftalık gazete tavrından 16 sayfa ile haftalık bir dergi hüviyetine tekrar bürünmüştü. Necip Fazıl artık sevinçli idi. Aynı zamanda da omuzladığı yükün ağırlığını müdrik bulunuyordu. Meşhur > başlıklı şiirin ilk defa yayınladığı, 14 Ekim 1949 tarihli, bir numaralı mecmuasında diyordu ki: 
 
“Atomu çatlatan fizikçinin madde üzerinde çektiği çile, bizim, ruh atomunun infilak noktasını bulmak için çektiğimiz çilenin yanında çocuk oyuncağı… Halbuki Avrupalı atomu çatlatırken, bu memleket, bayram yerlerinde taşlara vurunca ancak kabadayı bir öksürük kadar ses çıkarabilen oyuncak patlangaçlara atom ismini veriyor… İşte Garp dünyası ile aramızdaki fark buyken, biz, Türk ruhunun atom enerjisini bulmak ve sistemleştirmek yolunda çalışıyoruz…”. Ve 7 sayılı mecmuada, > başlıklı yazsında devam ediyor : 
 
“Arsadaki odun yığınının gizli bir köşesinde tek bir kıvılcım noktasıyız biz ! Odunların üstüne, yıllar ve asırlardır yağmadık yağmur, düşmedik kar kalmadı. Onları küf basmış, pas yutmuş, rutubet bürümüş ; üstelik garp dünyasının bütün kanalizasyonları bu odunların üzerine akmıştır. İşte, arsadaki böyle bir odun yığınının gizli bir köşesinde tek kıvılcım noktasıyız biz… Dava, bu odun yığınını, büyük ve ebedi oluş hummasıyla çatır çatır yakmak… Allahını ve Allahının sevgilisini seven, bu son tek kıvılcım noktasının üzerine titresin…” 
 
Bu canhıraş yazılarla Necip Fazılı sevmekte hududu aşanlar olmuş olacak ki, 13 sayılı Büyük Doğu’da, özlü bir ölçü vermek için güzel bir yazı daha kaleme almıştı. başlıklı bu yazıda güzel bir kriter sunmuştu, diyordu ki : 
 
 
“Allahı sev! Ne kadar ? Had’ mefhumunu da yaratanın o olduğunu bilecek, onun tecelli ettiği her yerde hiçbir zati had imkanı kalmadığını sezecek, yani had’ mefhumunun zatiyle beraber bütün hadleri yok görecek, kadar… 
 
Allah Resulünü sev! Ne kadar? Yalnız ona Allah demeyecek kadar. Ona Allah dememek şartıyla ne dense hepsinin az geleceğini bilecek kadar. 
 
Allah Resulünü Sahabelerini sev! Ne kadar? Yalnız onlara nebi dememek şartıyla ne dense hepsinin az geleceğini bilecek kadar. Allah Resulünün yoluna sımsıkı bağlı Allah velilerini sev! Ne kadar? Yalnız onlara sahabe derecesinde dememek şartıyla ne dense hepsinin az geleceğini bilecek kadar… Ve böylece hadler ve dereceler büyüdüğünden en küçüğüne iner, gider…” 
 
Bazı aksamaların yanında, böyle güzel ölçüler ve coşturucu fikirlerle kıvamına koyduğu mecmuasını cemiyetleştirmişti artık. 3 şubat 1950 tarihli ve 17 sayılı Büyük Doğu’yla aşağıya aldığımız müjdeyi veriyordu: >dı bu : 
 
“Gönüldaşlar ! Muhterem ve muazzez hak ve hakikat yolcuları ! Cemiyetimizin Kurucu Heyeti tarafından, ilk umumi İdare Heyetiniz seçilmiştir. Mübarek olsun; ve Allah ile, alemlerin sultanı tayin ettiği Sevgilisinin rızası, bu Heyetin ve Hepimizin üzerinde olsun! Dokuz kişilik Umumi İdare Heyetiniz şu zatlardan mürekkeptir : 1 – Necip Fazıl Kısakürek, 2 – Haluk Nur Baki, 3 – Ömer Karagül. 4 – Şakir Üçışık 5 - Muhip Akışık, 6- Cemal Bilgin 7 – Said Çekmegil 8 – Ziya Uygur 9 – ( Abdullah Nurata…) 
 
Bizzat Necip Fazıl imzasıyla yayınlanan bu uzun mesajdan birkaç pasaj: 
 
“Gönüldaşlar! Allah’ın edebiyat haritası olarak yarattığı gönül çizgileri bir birine, çizgisi çizgisine, noktası noktasına uygun düşen büyük ahengin kardeşleri!.. Tarihi Cemiyetimizin ilk tarihi Umumi İdare heyetinizde… yaş vasatisi tam 33 dür… azamızdan 6 ve 7 numarada gösterilenler sırasıyla Kayseri ve Malatya’da… 
Malatyalı arkadaşımız…. orada, Cemiyetinin vatan çapındaki temsil salahiyetiyle işleri ve gidişi murakabe edecektir… büyük günlerin ve harikalı hamlelerin eşiğinde bulunduğumuz hissini müjdelerim !...”  
 
Bu mesajın yayınladığı aynı sayıda Büyük Doğu’da Çekmegil’in o günün genç heyecanıyla kaleme aldığı bir yakarışı da veriliyordu : 
 
“Allahım ! Duam, her zaman olduğu gibi, düşmanlarımıza doğru yolu nasip etmen için yalvarmaktan ibaret değil. Asıl, doğru yolda görünüp de mesafe almaktan aciz insanlara, bize, hayat ve istikamet vermen için hep bulunacak kadar çok; fakat hakikatte az, pek az, sığıntı zümresi denecek kadar az kimseleriz! Biz; ateşini kaybedenler, her şeyi kuru laftan, ölü kişilerden, cevheri düşmüş kabuklardan ibaret sananlar. 
 
İnsanoğlunu, son ve tam davetinle, Sevgilinin yoluna çağırdığın devirde, deli divane gibi o Nur’un etrafında ‘nar-ı beyza’ haline gelenleri aşan sürülerimizle, haşarat hanesini geçemeyenlerin maskarası olduk? Camileri tıklım tıklım dolduran kütlelerimiz, manaları bomboş bırakıyor ve dinleri sorulduğu zaman ‘Hamdolsun, Müslüman’ım’ ! diye cevap vermekten utanmıyor… Nerede bu Müslümanlık, Allah’ım, ne oldu ona ? Biz ne ettik onu, Allah’ım… Allah’ım! İzzet barigahına (huzuruna ) uzanan masum ve mümin eller aşkına… bizi İslam’ın, maddi manevi, her sahada fatih mefkuresiyle doldur. 
 
Bu dine, bu tek ve gerçek dine bizzat seçtiğini ve indinde makbul tuttuğunu Kur’anında bildirdiğin dine, bizi layık hale getir, Allah’ım !” 
 
Bu samimi dualarla Malatya, İstanbul’dan sonra, Anadolu’da birinci sırayı alıyordu. Büyük Doğu neslini temsil eder gibiydi sanki... 21 sayılı Büyük Doğu’da tek cümlelik makalesinde Necip Fazıl diyordu ki : “Şark ve Garp dünyalarının mahsup sırrını elinde tutan bizim neslimiz muvaffak olamazsa, başka hiçbir ümit yoktur!” 
 
Not:
Yazar Selami Çekmegil açık 2007-03-14 06:08:49
Muh. Vahit Gönüldaş'ın bu yazı serisinin yukarıya yorum bölümüne kaydettiğim IV. ve V. bölümleri kriter dergisinin -sırasıyla- Şubat 84, Mart 84, 40 ve 41. sayfalarından alıntılanmıştır. Devam edecek inşallah... 
Not:2
Yazar Selami Çekmegil açık 2007-03-14 06:10:01
Sayfalarından değil, sayılarından olacaktı; düzeltir özür dilerim...

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 25-05-2011 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
75152334 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net