21-11-2018
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)





































 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Medyadan Seçmeler arrow Kuran İslamı ya da Kurancılık Söylemi Üzerine Bazı Tespit ve Değerlendirmeler
Kuran İslamı ya da Kurancılık Söylemi Üzerine Bazı Tespit ve Değerlendirmeler PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 6
KötüÇok iyi 
Yazar Doç. Dr. Mustafa ÖZTÜRK-Nida Dergisi,Ocak,2010   
21-01-2010
Kur'an İslamı ya da Kur'ancılık Söylemi Üzerine Bazı Tespit ve Değerlendirmeler 

                                               Doç. Dr. Mustafa ÖZTÜRK
                                                              Çukurova Ü. İlahiyat Fakültesi
            Bu yazıya konu teşkil eden Kur’an İslam’ı ya da Kur’ancılık söylemi, son dönem İslam dünyasında farklı isimler/isimlendirmeler altında belli ölçüde popülerlik kazanan ve başta Sünnet-Hadis olmak üzere İslâm ilim ve kültür geleneğinin yanında geçmişten bugüne gelen İslâmî tedeyyünün (inanç ve uygulama) topyekûn hesaba çekilmesi gerektiği düşüncesi temelinde daha çok uç ve/veya şaz fikirlere sahip çıkmak, hemen her konuda geleneğe ve cumhura muhalefeti sahih din anlayışının belki de en mümeyyiz vasfı saymak gibi marjinal davranış kodlarına sahip bireylerden kendine taraftar bulan modernist ve aynı zamanda fundamentalist (kökenci) bir
eğilimin yansıması olarak teşhis edilebilir. Bu teşhisin bir genelleme olduğu yönünde bir itiraz ileri sürülebilir. Kuşkusuz bu itirazda haklılık payı mevcuttur; çünkü her şeyden önce bütün genellemeler riskli ve tehlikelidir; fakat bu yazıya konu olan söylem, bütün farklı varyantlarına rağmen aslî bünye itibariyle ancak böyle bir genelleme yoluyla betimlenebilir.

Hint alt kıtasında Seyyid Ahmed Han (ö. 1898) ve Aligarh okulunun düşünsel ve entelektüel katkılarıyla 20. asrın başlarında Abdullah Çekralevî (ö. 1914) tarafından 1902’de Ehlü’z-Zikr ve’l-Kur’an (el-Kur’âniyyûn: Kur’ancılar) adıyla kurumsallaştırılan, Mısır’da Dr. Muhammed Tevfik Sıdkî (ö. 1920) ve Ahmed Subhi Mansûr (d. 1949) gibi bazı kişilerce “İslam salt Kur’an’dan ibarettir” söylemiyle daha ekstrem biçimde savunulan, Türkiye’de ise 1970’li yılların ortalarından 80’li yılların sonlarına kadar İslamcı entelektüel çevreler nezdinde kendinden söz ettirmeyi başaran Mealcilik akımı ile daha yakın bir geçmişte Hüseyin Atay, Yaşar Nuri Öztürk, Edip Yüksel, Muhammed Nur Doğan, Ferec Hüdür gibi isimler tarafından “Kur’an İslam’ı”, “Kur’an’daki İslam”, “Kur’an’daki din” gibi retoriği oldukça cazibeli gözüken kimi sloganik kavramlaştırmalarla gündeme taşınan, öte yandan bilhassa İbn Teymiyye selefîliğine atıflarından dolayı daha masum ve mutedil gibi gözüken ve ağırlıklı olarak neo-selefî çizgideki İslamcı çevrelerin dillendirdiği “öze dönüş” söyleminde de kısmen ifadesini bulan bu eğilimin tarihsel geçmişi oldukça kadimdir. “Kadimdir” dedik; çünkü bu eğilim tarihsel süreçteki bütün farklı varyantları ve tonlarıyla Sünnet ve Hadis’e son derece mesafeli duran bir zihniyete işaret etmektedir.

Kimi tespit ve değerlendirmelere göre Kur’ancılık söylemi; (1) İslam’ın tek kaynağının Kur’an’dan ibaret olduğunu, dolayısıyla Kur’an dışındaki hiçbir şeyin dinde kaynak ve hüccet vasfı taşımadığını vurgulamak; (2) Bilhassa Sünnet’in dinde aslî bir kaynak olmadığı tezini berkitmeye çalışmak; (3) Geleneksel İslam anlayışında mevcut olduğu düşünülen yanlışlardan kurtulmak ve İslam’ı saf/som haliyle kavramak maksadıyla savunulmuştur. Bahis konusu söylemi primitif düzeyde ortaya çıkaran faktörler arasında; (1) İslam’ın erken dönemlerinde müslümanlar arasında baş gösteren siyasi çekişmelerin yarattığı kaotik ihtilaf vasatından kurtulma saikiyle tüm müslümanları en emin liman olarak görülen Kur’an’a sığındırmaya çalışmak; (2) Buna bağlı olarak Kur’an dışındaki kaynaklara mesafeli yaklaşmak, dolayısıyla hadis ve sahabe kavlini dinde hüccet/otorite saymamak; (3) Siyasi-mezhebi görüşlerin savunusunda ilâhî kaynaktan onay almak gibi bir dizi faktör sayılabilir.

Klasik kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla Kur’ancılık eğiliminin tarihsel kökeni İslam’ın ilk yüzyıllarına kadar uzanmaktadır. Zira Hz. Ömer ve Hz. Âişe’den nakledilen “Kur’an bize yeter”, “Kur’an size yeter” gibi sözler ilk bakışta dinî ahkâmın kaynağını Kur’an’a indirgeme anlayışına işaret etmektedir. Ne var ki bütün bu sözler, din ve dinî ahkâmın kaynakları konusunda genel bir prensip vazetmek maksadıyla değil tikel ve özel meseleler üzerine sarf edilmiştir. Öte yandan hadis kaynaklarında kaynaklarda söz konusu eğilimin neredeyse Hz. Peygamber hayatta iken ortaya çıktığına işaret eden bazı haberlere de rastlanır. Mesela, Sünnet’in dinî kaynak hiyerarşisindeki yerini ve otoritesini temellendirmek için kullanılan rivayet delillerinin başında gelen ve müsned-merfu olarak ilk defa İmam Şâfiî’nin (ö. 204/820) er-Risâle ve Cimâu’l-‛İlm isimli eserlerinde geçen Erîke hadisine göre Hz. Peygamber müminlere hitaben şu ikazda bulunmuştur: Kendisine bir emrim veya yasağım ulaştığında sizden birini koltuğuna kurulmuş bir vaziyette, “Ben onu bunu bilmem; biz sadece Allah’ın kitabında bulduğumuz hükümlere uyarız” derken görmeyeyim.” (Bkz. Ebû Abdillah Muhammed b. İdris eş-Şâfi‛î, er-Risâle, İstanbul 1985, s. 51-52, 105; a. mlf., Cimâu’l-‛İlm, [el-Ümm içinde], Beyrut 1993, VII. 481). 

Bir değerlendirmeye göre bu hadis, hicrî 2. asırda revaç bulan ve bir kısmında Kur’an-Sünnet mukayesesinden, bir kısmında Sünnet’in Kur’an’â kâdî (belirleyici) olduğundan, bir kısmında ise hadislerin Kur’an’a arzından bahsedilen polemik türü rivayetler grubuna dahildir. Erken dönem İslam toplumundaki itikadî, siyasi, sosyal ve kültürel gelişmeler dikkate alındığında bu tür rivayetlerin hicrî 1. asrın ikinci yarısında oluşturulmaya başlandığı söylenebilir ve söz konusu gelişmelere paralel olarak ikinci, hatta üçüncü asırlarda bu rivayetlere bazı ilavelerde bulunulduğu ileri sürülebilir. Bahse konu rivayetlerin hicrî ilk üç asırda hadis taraftarları ile hadis ve rivayet malzemesine mesafeli duranlar arasındaki gerginlik zemininde üretildiğini söylemek, kuşkusuz mesnetsiz bir genellemedir; ancak en azından bir kısmının bu nitelikte olduğu şüphesizdir (Mehmet Emin Özafşar, “Polemik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, İslâmiyât I/3 (1998), s. 21-32). Sonuç olarak, Kur’an İslâm’ı söylemiyle ilişkilendirilen rivayetler sübut açısından sahih olmayabilir; ancak hicrî 2. asra tanıklık etmiş olan Mamer b. Râşid Râşid (ö. 153/770) ve İmam eş-Şâfiî gibi âlimlerin söz konusu rivayetlere eserlerinde yer verdikleri dikkate alındığında, Kur’an İslam’ı ya da Kur’ancılık meselesinin primitif düzeyde de olsa hicrî 2. asırda tartışıldığı söylenebilir. 
 
Diğer taraftan, mezhepler tarihiyle ilgili temel kaynakların hemen hepsinde ilk Haricîlere atfedilen kimi görüşler ışığında Kur’ancılık söyleminin hicrî 1. asrın ikinci yarısında ortaya çıktığı rahatlıkla söylenebilir. Hatta denebilir ki bu söylemin İslam tarihindeki ilk gerçek temsilcileri ilk Hâricîlerdir. Kaynaklardaki bilgilere göre ilk Haricîlerin en büyük grubu hüviyetindeki Ezârika, Kur’an’da yer almadığı gerekçesiyle recm cezasını inkâr etmiş, ayrıca kadınların âdet döneminde kılamadıkları namazları kaza etmeleri, çalınan malın miktarı ne olursa olsun hırsızın elinin bilekten değil omuzundan kesilmesi gerektiği gibi görüşleri seslendirmiştir (Bkz. Ebû Muhammed İbn Hazm, el-Fasl (el-Fisal) fi’l-Milel ve’l-Ehvâ ve’n-Nihal, Beyrut 1996, V. 52; Ebü’l-Feth eş-Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, Beyrut 1996, I. 137).

Bu anlayış son dönemdeki bazı araştırmacılarca “Haricîlerin icmaı” olarak değerlendirilmiştir. Ancak bize göre “Haricîlerin icmaı” gibi genellemeler pek isabetli değildir. Daha açıkçası, Kur’an’la yetinme fikrini tüm Haricîlere, özellikle de mutedil bir çizgide yer aldıkları bilinen İbâzîlere atfetmek doğru değildir. Zira bilinmelidir ki on beş şeyhinden naklen sahih kabul edilen hadisleri derleyerek el-Câmiu’s-Sahîh adlı bir eser meydana getiren Rebî b. Hâbîb (ö. 180/796[?]) bir İbâzî-Hâricîdir. Keza, hicrî 3. asırda yaşadığı bilinen ve Tefsîru Kitâbillâhi’l-‛Azîz isimli Kur’an tefsirinde çok sayıda hadise yer veren Hûd b. Muhakkem el-Hevvârî de yine bir İbâzî-Hâricîdir.

            Gelinen bu noktada şunu belirtmekte fayda var: Bahsi geçen rivayetler ışığında İslâm’ın erken dönemlerinde sistematik bir Kur’an islam’ı söyleminin mevcudiyetinden söz etmek oldukça zordur. Belki bu noktada ilk Haricîlerin Ezarika fırkası paranteze alınabilir ve bu fırkanın dinî ahkâmın kaynakları konusundaki tavrına benzer tavırlara ilk dönemlerden ziyade modern dönemlerde rastlanır. Esasen modern (çağdaş) dönem tabiri İslam dünyasında çok ciddi bir kırılma noktasına işaret eder. Genel kabule göre İslam dünyasının çağdaşlık tecrübesi dünyanın çehresine bir başka görünüm kazandıran gelişmelerin yaşandığı 19. yüzyılda başlar. 19. yüzyılda Batı’nın gerek asker ve silah, gerek bilgi ve teknoloji gücüyle girdiği yerden bir daha çıkmaması, bâtıla hizmet etmesine rağmen muzafferiyetin hep onlarda kalması müslümanları bu çok yönlü mağlubiyet ve taahhur badiresinden kurtulmanın yollarını aramaya sevk etti. Bu bağlamda tarihten tevarüs edilen dinî ve ilmî miras da masaya yatırıldı. İslâmî ilimlerin Ümmet’i yeniden dinamizme sevk edecek bir hüviyet kazanmaları için neler yapılabileceği noktasındaki imâl-i fikirler neticesinde bu ilimlerin gerek muhteva gerek metot açısından ihtiyaca cevap vermediği, dolayısıyla köklü bir ıslah ve tecdit gerektiği yönünde hâkim bir kanaat oluştu ve İslam dünyasındaki ıslah-tecdit çağrıları, işgale uğramışlığın da doğrudan etkisiyle ağırlıklı olarak Hint alt kıtası ile Mısır’da yankı buldu.
Hint alt kıtası bağlamında akla gelen ilk isim hiç kuşkusuz Seyyid Ahmed Han’dır. Hindistan topraklarındaki müslümanların salah ve bekasının İngiliz yönetimine sadakatle mümkün olduğunu düşünen Ahmed Han din ve dinî ilimler sahasında geleneksel anlayışın tahammül sınırlarını zorlayan birçok yeni fikir ortaya attı. Ahmed Han hadis konusunda da geleneksel kabulleri ciddi biçimde sorguladı. Hz. Peygamber’in vefatından iki asır sonra yazılmaya başlanması, daha önceki zamanlarda sözlü ve bilhassa anlam merkezli olarak nakledilmesi ve rivayetlerde önemli ölçüde ravi tasarruflarının bulunması gibi sebeplerle hadislerin mevsukiyetinden ciddi kuşku duyulması gerektiğini düşünen Ahmed Han’a göre manevi-ahlaki içerikli hadisler hariç, müslümanları bağlayıcı nitelikte hiçbir hadis yoktur. Seyyid Ahmed Han’ın Kur’an merkezli İslam tasavvuru Hint alt kıtasında Ehl-i Kur’an ekolü tarafından daha ileri bir noktaya taşındı. Diğer bir deyişle, Ahmed Han’ın düşüncelerini ekstrem denebilecek fikirlerle şerh eden bu ekolün temsilcileri dinî alanda Kur’an’ın tek kaynak olduğu iddiasını savundu. Bu savunu her şeyden önce Sünnet ve Hadis’in otoritesini reddetmek anlamına geliyordu. Bütün görüşlerinin hâsılası, “Kur’an her bakımdan şâfî ve kâfîdir” önermesinden ibaret olan bu ekol Kur’an’ı dinî ve dünyevî konularla ilgili her şeyin bilgisini muhtevi bir ansiklopedi gibi algıladı. Ekolün temsilcileri Kur’an’ın her bakımdan mükemmel bir kitap olduğu noktasında ittifak etmekle birlikte, sınırlı sayıda ayetten oluşan Kur’an metninin gerek tüm fer’î hükümlere kaynaklık etme gerekse pratik hayatta her gün bir yenisi ortaya çıkan sayısız problemi çözme keyfiyeti konusunda görüş ayrılığına düştü. Bu noktada Abdullah Çekrâlevî (ö. 1914) tümeller ve tikeller açısından Kur’an’ın her türlü ihtiyacı karşılayacak nitelikte olduğunu ileri sürdü (Bkz. H. Hüseyin İlâhîbahş, el-Kur’âniyyûn, Taif 1989, s. 265-270).

20. yüzyılın başlarından itibaren Hint alt kıtasında Ehl-i Kur’an ekolü tarafından hayli radikal biçimde savunulan Kur’ancılık söylemi aynı tarihlerde Mısır’da da dinî kaynaklarla ilgili tartışmaların merkezine oturdu. Dr. Muhammed Tevfik Sıdkî (ö. 1920) Menâr dergisinde yayımlanan ve dört yıl kadar sürecek bir tartışmaya neden olan “el-İslâm Hüve’l-Kur’ân Vahdeh” (İslam Kur’an’dan İbarettir) başlıklı makalesinde dinî alanda Kur’an’dan başka hiçbir kaynak bulunmadığı iddiasını savundu ve bu konuda diğer bütün Kur’ancılar -ki Tevfik Sıdkî de adı geçen makalede kendisini “Biz Kur’ancılar” (nahnü’l-kur’âniyyûn) diye tanımlamaktadır- gibi, “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” ayetine başvurdu.
Bu anlayış Türkiye’de de farklı tonlarda makes buldu. Mesela, 1970’li yılların Türkiye’sinde kendisini fark ettiren Kur’ancı-Mealci zihniyete göre İslam pratikteki onca çeşnisine rağmen tek hakikatlidir ve bu hakikatin yegâne kaynağı Kur’an’dır. Bu temel kabul iki önemli sonuç vermektedir. İlki, İslam’da Kur’an’dan başka bir kaynak kabul etmemek; ikincisi ise ilkinin muktezası olarak İslam’ın on beş asırlık ilmî ve kültürel birikimini ya da kısaca geleneği reddedip salt Kur’an metniyle yetinmektir. Kur’ancı-Mealci zihniyetin bir diğer iddiasına göre müslümanların tarih boyunca sayısız ihtilafa düşmüş olmaları Kur’an’ın yeterli görülmemiş olmasından dolayıdır. Kur’an’ın getirdikleriyle iktifa edilmemesi, dinde ikinci, üçüncü, dördüncü kaynakların da gerekli olduğuna ilişkin bir yanlış anlayışın doğmasına yol açmış ve tarihsel süreçte genel kabul gören bu anlayış insanları Kur’an’ın tek başına anlaşılamayacağı, anlaşılabilmesi için diğer kaynaklara da başvurulması gerektiği şeklinde ikinci bir yanlış anlayışa sevk etmiştir (Bkz. M. Yaşar Soyalan, “Kur’an’ın Gerekliliği ve Yeterliliği Üzerine”, Kalem, sayı: 9, 1988, s. 6-7).

Kur’ancılık söyleminin Türkiye varyantlarından biri de -ki bu söylemin en popüler ve aynı zamanda en vülger varyantıdır- Yaşar Nuri Öztürk’e aittir. Zira Öztürk Kur’an’daki İslam adlı kitabının önsözünde, “Dinin içeriğini, çerçevesini Kur’an çizer. Bunun dışında hüküm kaynağı aramak aldanış, kabullenmekse şirktir.” demektedir. Esasen, Türkiye’de Kur’an merkezli İslam tasavvurun mimarı ve dolayısıyla gerek Mealci zihniyetin gerekse Türkiye’de televangelik vaizliğin en iyi temsilini yapan Y.N. Öztürk’ün bu konudaki fikir babalarından biri ve belki de birincisi Hüseyin Atay’dır. “Kur’an’da her hükmün şartı ve nedeni vardır” fikrini savunan Atay dini akıl ve Kur’an’dan ibaret sayar. Kur’an dışında kalan bütün söz, fikir ve içtihatlar din sahasının dışına, yani dinin kültür sahasına aittir. Buna göre Hz. Peygamber’in sözleri, içtihatları, sünnetleri ve kendi dönemlerinde sahabenin ve bilhassa ilk dört halifenin içtihatları, mezhep imamlarının, müçtehitlerin ve diğer bütün âlimlerin görüş ve içtihatları dinin değil din kültünün bir parçasıdır (Bkz. Hüseyin Atay, İslam’ı Yeniden Anlama, Ankara 2001, s. 56).

Sonuç olarak, sistematik ya da tam teşekküllü hâliyle modern döneme ait bir fenomen olan Kur’ancılık söyleminin bütün bu farklı varyantlarının temel iddiaları şöylece özetlenebilir: (1) Kur’an dinin ve dinî ahkâmın tek kaynağıdır. (2) Kur’an her bakımdan yeterlidir. (3) Kur’an bütün detayları içermektedir. (4) Kur’an gayet açık ve anlaşılabilir bir kitaptır. (5) Kur’an’ı anlamak için tefsir, hadis, fıkıh gibi alanlarda bilgi ve uzmanlık sahibi olmaya gerek yoktur. (6) Her müslüman Kur’an’ı kendine nazil olmuş gibi okumalı; kendisiyle Kur’an arasına başka hiçbir vasıta sokmamalıdır. (7) Kur’an nazil olduğu tarihteki toplumsal matristen bağımsız olarak nazil olmuştur; bu yüzden onun evrensel mesajlarını bugüne taşımak için tarihsel bağlamdan soyutlayarak okumak gerekir. (8) On beş asırlık gelenek Kur’an’ı doğru anlayıp kavramanın önündeki en büyük engeldir. (9) Bu yüzden, kendisine dinîlik atfedilen gelenek Kur’an ve aklın hakemliğinde hesaba çekilmeli ya da bütünüyle tasfiye edilmelidir. (10) Hadis ve Sünnet esas itibariyle yerel ve tarihseldir; dolayısıyla dinî ahkâmın tespitinde kaynak ve hüccet değeri yoktur.

Ne var ki başta Hz. Peygamber’in sözlü ve fiilî sünneti olmak üzere selefin içtihat ve uygulamalarını, kısaca Ümmet’in bütün dinî tecrübesini ve bu tecrübeye vücut veren ortak akıl ile bu aklın ürünü olan zengin ilmî geleneği adeta yok hükmünde sayarak dinî ahkâmı tek kaynağa irca eden Kur’ancılık söylemi birçok açıdan problemlidir. Her şeyden önce bu söylemin Kur’an ve yorum telakkisi tarih-dışılık, bağlamsızlık, sathîlik ve keyfîlik gibi illetlerle maluldür. Bunun böyle olması Kur’an’ı dinde yegâne ve yeterli kaynak olarak görmenin mukadder sonucudur. Çünkü Kur’an kendi tarihsel ve metinsel bağlamında okunduğu zaman onun her şey hakkında konuşmadığı anlaşılır. Oysa Kur’ancı söyleme göre dinin biricik kaynağı her şey hakkında konuşmalıdır. Bunu mümkün kılmanın tek yolu, onu tarih ve gelenek sayesinde elde edilen tüm bağlamlardan koparmak ve salt yazılı bir metin olarak anlayıp yorumlamaktır. Oysa gelenekte Kur’an, tek başına bir entite, bir doküman olarak değil, başta ilâhî vahyin Hz. Peygamber’de ete kemiğe bürünmüş ve hayatın içine katılmış şekli olan Sünnet-i hüda olmak üzere, bir anlamda müslümanların ortak aklı ve algısı demek olan icma ile kıyas-ı fukahadan oluşan total bir kaynak olarak görülüyordu. Dahası Kur’an geleneği oluşturan diğer kaynaklarla birlikte Kur’an olarak algılanıyor ve söz konusu kaynakların bulunduğu bir bağlamda anlaşılıyordu. Bu noktada Sünnet’e gerek Kur’an’ın tefsirinde gerek ahkâmın tesbit ve tatbikinde paradigmatik bir rol atfediliyor ve bu rol es-sünnetü kâdiyetün ‛ale’l-kur’an (Bkz. Dârimî, “Mukaddime” 49) sözüyle ifade ediliyordu.
Bu söz ilk bakışta çok cüretkâr bir düşünceyi ifade ediyor gibi gözükebilir; ancak biraz düşünüldüğünde son derece isabetli bir fikrî içeriğe sahip olduğu fark edilir. Çünkü bu söz “Dinî deliller hiyerarşisinde Sünnet birinci, Kur’an ikinci sırada yer alır” veya “Sünnet mutlak manada Kur’an’ı önceler” gibi kabataslak bir manaya delalet etmekten ziyade “Allah’ın buyruklarının pratik hayattaki anlam ve içermeleri Sünnet tarafından belirlenir” şeklinde bir ince anlam taşımaktadır. Nitekim Kur’an Hz. Peygamber’in hayatında ete kemiğe bürünmüş ve dolayısıyla rehberlik misyonunu Sünnet sayesinde icra etmiştir. Kısacası, Allah’ın Kur’an’daki tüm istek ve beklentileri Hz. Peygamber’in güzel örnekliğinde (üsve-i hasene) gerçekleşmiştir. Bu açından bakıldığında Sünnet müslümanlar için Kur’an’dan daha önceliklidir. Zira başta sahabe nesli olmak üzere tüm müslümanlar Kur’an hitabına Hz. Peygamber sayesinde muhatap oldukları gibi müslümanlığın pratikte neye tekabül etiğini de yine onun sayesinde öğrenme imkânı buldular. Bu noktada, biz çağdaş müslümanların Hz. Peygamber’e ve onun sünnet-i hüdâsını bugüne kadar yaşatan herkese sonsuz minnet ve şükran borçlu olduğumuzu bilmek durumundayız. Dikkat edilirse, burada Hz. Peygamber’e aidiyeti sübut ve delalet yönünden kritik edilmesi gereken tek tek hadislerden ve rivayetlerden değil, İslam ümmetinin mütevatiren nesilden nesile bilgi ve davranış kodları olarak aktardığı bir dinî-ahlâkî rehberlikten, yani kısaca yaşayan bir sünnetten söz edilmektedir. 

Kur’ancı söylemde bilinçli olarak göz ardı edilen gerçek, ilâhî kelamın anlam ve yorumuna ilişkin bilginin çok büyük ölçüde tarih ve gelenek sayesinde tedarik edildiğidir. Çünkü Kur’an’daki ayetlerin ekseriyetinin geçmişten günümüze aynı şekilde anlaşılmasını mümkün kılan şey, sürekliliği temsil eden geleneğin oluşturduğu bağlamlardır. Diğer bir deyişle, Kur’an’ın lafzının yanı sıra manasının da muhafaza edilebilmesini, dolayısıyla bir Kur’an pasajına zaman ve mekân farkına rağmen aynı mananın verilebilmesini temin eden unsur, mananın metinde/lafızda içkin oluşu değil, taşıyıcılığını geleneğin yaptığı tarihsel bağlamlara sahip oluşumuzdur.

Bize öyle geliyor ki Kur’an’ın dinde yegâne ve yeterli kaynak olduğu söylemi en iyimser nitelendirmeyle sahih bilgi ve donanım eksikliğinin ürünüdür, şayet değilse Sünnet ve gelenek konusunda takıntılı bir ruh ve zihin halinin tezahürüdür. Kur’an’ı özellikle Sünnet’ten ayrı düşünmek, onu öğretmensiz bir ders kitabı gibi görmekle eşdeğerdir. Aslında Kur’ancılığın Kur’an anlayışı da tam olarak budur. Ne var ki bu anlayış tıpkı ilk Haricî gruplar gibi “Hüküm ancak Allah’ındır” diyerekten Hz. Peygamber’in ve nebevi Sünnet’in dinî kaynak hiyerarşisindeki otoritesini yok saymasına karşın, Kur’an’da verili olmadığı halde namazdaki iftitah tekbirinden tahiyyat ve selama kadar bütün tikel hükümleri sözüm ona ayetlerden istinbat etmekle kendisini hüküm vaz’ına (teşri) yetkili kılmakta sakınca görmemiştir. Diğer bir deyişle, Kur’ancı söylem, ibtidaen hüküm vaz’ı şöyle dursun, ahkâmla ilgili ayetlerin tatbikinde bile Hz. Peygamber’e genel geçer bir yetki tanımazken veya en azından onun tatbikatına çok kere burun kıvırırken, son derece sınırlı bir stoka sahip olan bireysel aklına bir tür şârîlik misyonu yükleme cüreti gösterebilmiştir.

Bütün bunlar bir yana, Kur’ancı söylemin dinî ahkâmı salt Kur’an metninden istinbat ettiği iddiası da tartışmaya açıktır. Zira namazın rekâtları, zekâtta nisap miktarları gibi birçok konu ve kavram Kur’an’da yer almamaktadır. Oysa kimi Kur’ancı çevreler bütün bu tür konularla ilgili hükümleri Kur’an’dan ürettiklerini söylemektedir. Peki, namazın rekâtlı, zekâtın nisaplı oluşuna dair bilginin kaynağı nedir? Hiç kuşku yok ki bu kaynak Sünnet-Hadis ya da daha genel bir ifadeyle dinî gelenektir. Yani sözü edilen meseleler gelenek yoluyla öğrenilmektedir. Böyle iken Kur’ancılar bu gerçeği bir anlamda yok sayarak doğrudan Kur’an’a başvurmakta ve dinî ahkâmı bütün tümelleri ve tikelleriyle güya tek kaynaktan istinbat etmektedir. Oysa gerçekte yapılan iş, gelenekten aktarma yoluyla öğrenilen dinî ahkâm ve kavramlara kimi zaman aşırı yorumlarla Kur’an’dan bir referans uyarlamaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Bütün bunlara rağmen Kur’ancı söylemin dinî ahkâma Kur’an’dan referans uyarlama çabasında belli ölçüde başarılı olduğundan söz edilebilir. Ancak bu görece başarının aşırı yorum özgürlüğünden kaynaklandığı da söylenmelidir. Çünkü geleneğin tasfiyesiyle elde edilen bu yorum özgürlüğü, anlam tayininde gelenekten boşalan belirleyici konuma modern toplumsal matrisi ve modern öznenin öznelliğini ikame etmeyi mümkün kılar.

Kur’ancı söylemin en temel problemlerinden biri de “ilkesizlik” veya daha az ajite edici bir deyişle “prensipsizlik”tir. Bunun en somut örneği ise bir yandan Sünnet, Hadis ve Hadisle meşguliyeti çok kere aşağılayıcı bir dil ve üslupla eleştirmek, diğer yandan da hadis ve rivayet malzemesini yeri geldiğinde kendi iddiasına mesnet göstermektir. Çağdaş Kur’ancılık söyleminin bir diğer meşhur temsilcisi Y. N. Öztürk’ün hadis konusunda sergilediği ilkesizlik ve tutarsızlık ise daha bir ibret vericidir. Zira Kur’an’daki İslam adlı eserinde hadis ravilerini Hz. Ömer’e atfen Ehl-i Kitap gibi mişnalar oluşturarak Allah’ın kitabına ortaklar eklemekle suçlayan Y.N. Öztürk (Bkz. Öztürk, Kur’an’daki İslâm, s. 129) Kendi Dilinden Hazreti Muhammed isimli eserinde mevzuat literatüründe kayıtlı bulunan onlarca uydurma hadise yer vermiştir.

Kur’ancılık söyleminde dikkati çeken bir diğer ilkesizlik ve tutarsızlık, Kur’an’daki kimi kelime ve kavramlara son derece keyfî ve gelişigüzel anlam takdirlerinde kendini gösterir. Kur’ancılık söylemine bu denli keyfî yorum imkânı sunan faktör, daha önce de ifade edildiği gibi Kur’an’ı kendi tarihinden yalıtarak okumak gerektiği düşüncesidir. Bu düşünce her mümine Kur’an’ı “şimdi, burada” nazil olmuş gibi okumayı telkin eder. Ancak böyle bir okuma biçimi, Kur’an’ı anlam ve yorum tahrifinin hemen her çeşidine açık hâle getirir. Kaldı ki birçok ayet tarihsel bağlamından koparıldığı takdirde birbiriyle taban tabana zıt iki fikre onay verecek şekilde anlamlandırılabilir. Bu bağlamda Kur’ancılık söyleminin tarih ve geleneğe kayıtsız kalışında ilâhî mesajın tarih-üstü oluş keyfiyetini izhar etmek gibi bir niyet ve hedeften de söz edilebilir. Kur’ancılara göre bu hedefe ulaşmak için ayetlerin tarihsel nüzul vasatından bağımsız olarak yorumlanması gerekir. Ancak Kur’an’ı bu şekilde yorumlamanın çağdaş Kur’an’lar üretilmesinden başka bir sonuç vermeyeceği şüphesizdir. Ayrıca, Kur’an’ı kendi nüzul tarihinden izole etmenin mümkün olmadığı da inkâr edilemez bir gerçektir. Öyle ki başta ceza hukukuyla ilgili olmak üzere Kur’an’daki hükümlerin hemen tamamının İslam öncesi Arap toplumunda bir karşılığı mevcuttur. Daha açıkçası, İslam öncesi Arap toplumunda hırsızın elinin kesilmesi, eşkıyanın asılması, sürgün, celde (sopa cezası), kısas, diyet gibi cezaların yanında iddet, zıhar, ilâ, lian, teaddüd-i zevcât gibi uygulamalar da mevcuttu (Bu konuda geniş bilgi bkz. Cevad Ali, el-Mufassal fî Târîhi’l-‛Arab Kable’l-İslâm, Bağdat 1380, V. 469-611). Dinî-ahlâkî açıdan kabul edilemez olan içki, kumar, zina, nikâh-ı makt gibi birtakım pratikler Kur’an tarafından ilga edilirken kölelik, çok eşlilik, iddet, zıhar, îlâ, lian gibi birçok geleneksel uygulama ya ıslah ya da ibka edildi.

Bütün bunlar göstermektedir ki gerek Allah’ın gerek Hz. Peygamber’in hüküm vaz’ında beşerî ve tarihî olan her şeyden tecrit keyfiyetinde tümden icat ve tümden ilga gibi bir usul takip edilmemiştir. Dolayısıyla dinî hükümler en temel iki kaynağında bile pür ilâhî orijinli değildir. Şu halde, hüküm vaz’ında Allah’ın ve Hz. Peygamber’in cahiliye dönemindeki mer’î hukuku yok saymamış olması nazarı itibara alındığında dinî ahkâmın kaynağını Kur’an ile sınırlandırıp Sünnet’i ve diğer delillerin otoritesini yok sayma eğiliminin her şeyden önce Kur’an’la bağdaşmadığı söylenebilir. Bunun yanında, ilâhî iradenin hüküm vazederken İslam öncesi dönemdeki hukuku dikkate aldığı apaçık olmasına rağmen Kur’ancı söylemin nebevi sünnete dinî kaynak vasfını layık görmemesi anlaşılır gibi değildir.

Kur’ancılık söylemi özellikle modern biçimiyle sağlıklı bir Kur’an anlayışından yoksundur. Çünkü bu söylem her şeyden önce Kur’an’ı bir rehber (hidayet) olmaktan çok, bilgi ve eylemle ilgili her şey hakkında söz söyleyen bir metin olarak tasavvur eder. Bu tasavvur Kur’an’ı hiç konuşmadığı konularda konuşturur. Dahası, kimi zaman bilimsel ve teknolojik buluşlar, kimi zaman liberalizm, demokrasi, cumhuriyet, laiklik gibi çağdaş kuram ve kavramlar hakkında Kur’an’ı konuşturmak bu tasavvurun karakteristik özelliğidir. Cehennemden söz eden bir ayetteki (74.Müddessir 26) “sekar” kelimesinden bilgisayar anlamı çıkarmak bu söylemin içine düştüğü garabeti anlatmaya kâfidir. Edip Yüksel gibi kimi temsilcilerinin yine cehennemle ilgili bir ayette (74.Müddessir 30) geçen tis‘aete ‘aşer (on dokuz) ibaresini matematiksel fantezi nesnesine dönüştürdüğü çağdaş Kur’ancılığın dini en saf ve katıksız şekliyle bizzat Kur’an’dan öğrenme iddiası her okumanın aslında bir yorum olduğu gerçeğini görmezden gelmesi hasebiyle de sorunludur. Salt Kur’an okunmasını ve sırf Kur’an’dan konuşulmasını vird-i zeban haline getiren bu söylem aslında Kur’an’ı değil Kur’an’da kendi öznelliğini okur. Başka bir ifadeyle, sadece Kur’an’ı konuşturduğunu varsayan bu söylem, gerçekte kimi zaman şârî sıfatıyla kendi din ve değer tasavvurunu konuşturur. Zira Kur’an’ı başka hiçbir kaynağa başvurmadan anlayıp yorumlama iddiası öznelliğe sonsuz serbesti tanır.

Diğer taraftan, Kur’ancı söylem müslümanca bir hayatı metinden üretmeyi önerir. Daha açıkçası, bu söylemin en temel iddiasına göre İslam ve müslümanlık en saf ve en sahih biçimiyle Kur’an metninden üretilmelidir. Kur’an’ı bir metin (text), dolayısıyla epistemik bir nesne olarak görmesi hasebiyle daha en başından sıkıntılı gözüken bu iddia kesinlikle isabetsizdir. Çünkü hayat, hele hele müslümanca bir hayat, mana ve mesajı bir tür anlam arkeolojisiyle keşfedilmesi gereken bir metin olarak algılanan Kur’an’dan üretilemez. Diğer bir deyişle, sözüm ona sahih ve sağlıklı Kur’an okumalarıyla daha güzel bir müslümanlık yaşanmaz, yaşanamaz. Çünkü müslümanlık denen pratik tecrübe, vahyin nüzul süreci tamamlandıktan sonra tarihin hiçbir uğrağında salt kitaptan/metinden üretilmedi; bilakis yaşayan sünnet ve gelenek sayesinde spontane biçimde öğrenildi.

Sonuç itibariyle, İslam’ı anlamak ve müslümanca yaşamak için, Kur’an’ı bir bilgi nesnesi gibi okuyup incelemekten -ki bunun akademik bir uğraştan fazla bir şey ifade etmediği açıktır- yahut bizzat Kur’an’la ilişki kurmaya çalışmaktan ziyade, on beş asırdır zaten kurulu olan bir ilişkiye katılmak, yani her bir müslümanın yaşayan sünnet ve gelenek sayesinde hazır/verili olarak bulduğu İslâmî değerleri hayata aktarmak gerekir. Bunun aksi bir söylem, Sünnet’e rağmen Kur’an’ı daha iyi anlamaya çalışmak gibi bir iddiada bulunmak anlamına gelir ki böyle bir iddianın hem köksüz ve temelsiz hem de çok cüretkâr olduğu aşikârdır.

Gelinen bu noktada son bir tespit olarak modern dönemdeki Kur’ancılık söyleminin Batı’da Reformasyon ile başlayıp Aydınlanma ile devam eden çağın din anlayışına benzediği söylenebilir. Zira Reformasyonla birlikte Batı’da Katolik geleneği bir kenara bırakmak ve bu geleneğin Kutsal Kitap üzerindeki egemenliğinden kurtulmak gerektiği düşüncesi güç kazanmış ve buna paralel olarak Protestanlıkta Sola Scriptura (Yalnızca Kutsal Kitap) ilkesi benimsenmiştir. Bu süreçte Kilise ve gelenek yerine Kutsal Kitap tek otorite ve kurtuluş kaynağı olarak görülmüş; ayrıca Kutsal Kitab’ın bütün bilgileri içerdiği ve bu bilgilerin sıradan insanlar tarafından bile kolaylıkla anlaşılabilir nitelikte olduğu düşüncesine binaen ilave kaynaklara ihtiyaç bulunmadığı kabul edilmiştir. Gelenek karşıtı bu anlayışa göre Kutsal Kitab’a beşerî yorumlarla ilavede bulunmak kesinlikle yanlıştı. Kutsal Kitap her bakımdan yeterli ve mükemmel olduğu için, hiçbir beşerî katkıya ihtiyacı yoktu. İnsanı bağlayan tek bilgi Kutsal Kitap’taki bilgi olmalıydı.

Hıristiyan-Protestan gelenekteki bu görüşler, İslam dünyasının Batı karşısında çok yönlü bir mağlubiyetin derin travmalarını yaşadığı 19. yüzyıldan itibaren Kur’an’a uyarlanmış şekliyle birçok müslüman aydın ve fikir adamı tarafından da seslendirildi. Bu bağlamda Kur’ancılık söylemi Batı’daki Sola Scriptura ilkesine benzer şekilde adeta bir Sola Corano (Sadece Kur’an) ilkesi vazetti. Ne var ki bu ilkeyi vazeden çağdaş Kur’ancılıkta retorik hep güçlü ve cazibeli ama muhteva oldukça sığ ve tutarsız, üslup kâh Hâricî kâh katı Selefî, nassı anlama-yorumlamada yöntem ise ya Bâtınilik düzeyinde aşırı tevilci ya da Zâhirîlik gibi lafızcı olageldi. Bütün bu olumsuzluklarına rağmen bahis konusu söylem, İslam ilim ve kültürüyle ilgili birçok konunun tartışmaya açılması, farklı bir okumaya tabi tutulması ve kritik edilmesi gibi müspet bir sonucun husulüne de vesile oldu. 

                                          (Nida dergisi-Ocak,2010)


Not: siyah karakterli bölümlerin siyahlaştırılması tarafımızdan yapılmıştır.Admin

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 31-01-2010 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
36816400 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net