21-11-2018
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)





































 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow Priştineden Üsküpe
Priştineden Üsküpe PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 4
KötüÇok iyi 
Yazar Yrd. Doç. Dr.Veysi ERKEN   
10-11-2008

Vatanın Batı Yakasında Seyahat:
                          Priştine’den Üsküp’e 

                        Yrd. Doç. Dr.Veysi ERKEN
     Rivayete göre Evliya Çelebi şefaat ya Resulullah diyeceğine seyahat ya Resulullah demiş rüyasında. Duası kabul edilmiş ve bizim evliya yollara koyulmuş. Bize de nasip oldu seyahat. Vatanın batı yakası Abdurrahim Karakoç’un “Yâd elden yanıma çağırdım seni, Gelmek istiyorsun bırakmıyorlar” dizelerindeki ifadeyle bizi çağırdı. Bırakmıyorlardı. Pasaportla da olsa davete icabet ediyoruz Cenab-ı Allah’ın izniyle. Seyahatimiz başlıyor işte.

     Seyahatimiz 30 Ekim 2 Kasım 2008 tarihleri arasında Anadolu’nun ortasından vatanımızın bir parçası olmakla birlikle siyasi coğrafyamızın dışında kalan Kosova ve Makedonya’ya oldu.
          PRİŞTİNE
         İlk durak savaş mağduru ve yorgunu Kosova’nın başkenti Priştine. Anadolu coğrafyasının tabii devamıdır Balkanlar.  Aramızda siyasi sınırlar olmasa da pasaportsuz gidebilsek ne güzel olur diye geçiriyorum içimden. Üsküp’te andığımız Yahya Kemal’in:
“Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: ilerle!/Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle...” dediği gibi bir aktolgalının siyasi coğrafyayı bütünleştirmesini ve kafilelerle pasaportsuz gezmeyi hayal ediyorum bu coğrafyada.
     Kosova bağımsızlığını yeni ilan etmiş bir devlet.  Priştine göçlerle nüfusu artmış bir şehir. Ülkenin kuzey doğusunda yer alan Priştine düz bir arazide kurulu ve kıtalararası yolların kesişme noktası konumunda. Priştine, tarihî ile yeninin buluştuğu bir mekân. Denizden yüksekliği ortalama olarak 610 metre kadar. Bir ucu doğusundaki Gırmia Dağı eteklerine dayanmış bir şehir olan Priştine’nin öteki ucu Kosova Ovası'na uzanmakta.
Kosova hem toprak, hem de nüfus açısından küçük bir ülke. Toprak büyüklüğü yaklaşık 11 bin kilometrekare nüfusu ise iki buçuk milyon civarında.  Savaş nedeniyle iç göç fazla. En büyük yerleşim merkezi başkent Priştine.
     Otobüsle şehri gezdik. Gezimizde ilk dikkatimi çeken Clinton portresi ve caddesi ve bunlara ilave olarak Nene Tereza (Rahibe Teresa) Caddesi oldu. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir şehrin ortasında yabancı adlar.
     Clinton caddesinin sonunda Priştine Meydanı'na vardık. Otobüsten inmeden meydanın etrafında yer alan Murad Camii, Yaşar Paşa Camii, şu anda müze olarak kullanılan Eski Yönetim Binası ve Fatih Camii (Büyük Cami) hakkında bilgiler verildi. 

     Bize verilen malumata göre Yıldırım Bayezid tarafından 1389'da inşaatına başlanan Sultan Murad (Küçük Fatih/Çarşı) Camii Fatih Sultan Mehmed döneminde tamamlanmış olup 12 köşeli bir kasnağa ve merkezi bir kubbeye sahiptir. Caminin muhtelif zamanlarda tamirata tabi tutulduğu mihrap, minber ve mahfilinin orijinal olduğu minaresi ve son cemaat yeri yeniden inşa edilmiş olduğu ifade edildi.
         Aynı şekilde Kosova Müzesi yanındaki Yaşar Paşa Camii 1835 tarihini taşıdığını mihmandarımız aktardı. Kosova’nın başkenti Priştine’nin en muhteşem camii 1462 tarihli Fatih Sultan Mehmed tarafından inşa ettirileni imiş. Camii bir Osmanlı eseri olan saat kulesinin yakınında. Mabed, kündekâri kapısı ve ahşap kepenkleri ile dikkat çekici olduğu ifade edildi. Zaman darlığı sebebiyle bu eserleri maalesef gezemedik.
         Priştine'de gezip göremediğimiz önemli eserler arasında Piri Nazır Külliyesi, Hasan Ağa, Yusuf Çelebi, Hatuniye, Muhacir Mahallesi (Kadriye), Ramazan Çavuş, Yarar Çeribaşı, Emir Alaaddin camileri, Danyal Tekkesi ve Türbesi ile Kadiri Tekkesi, Emincikler Konağı, Hûnîler Konağı, Koca Dişliler Konağı (Priştine Anıtlar Kurulu Binası) gibi…  -iki katlı, mutfaklı, çardaklı, sofalı, cumbalı, çeşmeli, ahşap yüklüklü, hamamcıklı- çok güzel örnekler varlıklarını devam ettiriyormuş.
      Balkan Savaşı'na kadar vatanımızın bir parçası olan Priştine, genel görünümü ve eserleriyle Türk-İslam mimari özelliklerini taşıyan küçük bir şehir iken diğer şehirler gibi değişime uğramış. Priştine değişime rağmen tarihimizin ve kültürümüzün bir parçası durumundadır.
     Priştine’deki şehir gezisinin devamı Osmanlı'nın bu coğrafyadaki en önemli izi olan Sultan I. Murat Türbesi türbesine revan oluyoruz. Türbe Priştine'nin 10 kilometre kuzeyinde savaşların yaşandığı Kosova Ovası'nda bütün ihtişamıyla bizi karşıladı.
Hüzünlenmemek ve maziyi yâd etmemek mümkün mü?
          I. Murad (Hüdavendigâr) I. Kosova Savaşı alanında gezerken yaralı bir düşman tarafından hançerle şehit edilir. Bir rivayete göre burada sadece  yüreği gömülür ve naaşı Bursa'da bugün Muradiye olarak bilinen külliyeye defnedilir.
         Priştine’deki türbe Yıldırım Bayezid tarafından yaptırılmış olup muhtelif zamanlarda tamir ettirilmiştir. Son tamir TDV tarafından gerçekleştirilmiştir. Murad Hüdavendigâr hanın türbesinde namaz kılmak apayrı bir coşkuya neden oluyor içimde. Bir daha nasip olur mu? Kim bilir? İnşallah nasip olur ve Tatar olan hanım türbedar ile bir daha karşılaşırız.
         Türbe ziyaretinin akabinde Prizren’e doğru yola çıkıyoruz.
         Priştine Prizren arası yaklaşık sen kilometre ancak yol dar. Prizren’e ancak iki saatte varabiliyoruz.
         PRİZREN
         Prizren Kosova’da Türklerin en yoğun olarak yaşadığı şehir. Gerçekten akşam yemeğini yediğimiz lokantadan ve sokaklarda sohbet edebildiğimiz gençlerden anladık bu durumu.  Rast gele birisine “Türkçe biliyor musun?” diye sorduğumda “evet” cevabı ile karşılaştım.
         Ah bir de gündüz gözüyle görebilseydik Prizren’i.
Akşam yemeğini Prizren’deki bir Türk lokantasında yedikten sonra en yakın tarihi eserler hakkında bilgiler aldık. Şehrin tarihi kısmında turladık ve Doğru Yol Derneğine uğradık. Dernek yönetimi faaliyetleri ve şehrin genel yapısı hakkında bilgi verdi. Hem heyetimiz hem de dernek yönetimi mesrur oldu. Zira ziyaretimiz planlı değildi.
 Prizren, Priştine gibi eski ve yeniyi bünyesinde barındıran bir şehir. Şehrin eski kısmında Osmanlı döneminden kalma eser çok imiş.
Üzüntüm bu eserleri gezememek. Sadece yemek yediğimiz lokantaya yakın tamirat halindeki camide namaz kılmak nasip oldu ve akabinde meydandaki çeşmeden su içmek.
Gecenin ilerleyen saatinde tarihi köprüyü geçerek kaleyi seyretmeye çalıştık. Hepsi bu kadar. Adım başı tarihi camileri ve tarihi diğer eserleriyle ırmağın kenarına kurulmuş olan Prizren, mazimizden kalmış bir “huzur” şehri sanki.
     Priştine’deki havaalanında indiğimizden beri bize mihmandarlık eden Kosovalı kardeş bu bölgenin iki önemli yerleşim alanının Priştine ve Prizren olduğunu ifade etti.  Rabbim nasip etti bu iki önemli mekânı bir teşehhüd miktarı da olsa ziyaret etme imkânı bulduk.
Vatan coğrafyası bütünleşti gözümde bu iki şehri görünce. Adım başı Türkçe konuşabileceğiniz bir şahsiyetle karşılaşıyoruz. Zaten bu coğrafyada en çok Türkçe yayın yapan televizyonlar izleniyormuş.
     Prizren’e doyamadan asıl hedefimiz Üsküp’e yöneliyoruz. “Yollar uzun, yollar ince Yol kısalır aşk gelince” diyordu şair A. Karakoç ağabeyimiz.  Prizren Üsküp yolu gerçekten ince. Aşk olunca uzun yol biter, dağlar delinir Ferhat’ça. Mesafe kısa olduğu halde yolculuğumuz uzun sürüyor. Uzak bize incinmemeliydi Karakoç’un dediği gibi.
“Toz konmasın sakın sana
Hakkı geçer halkın sana
Gücenmesin yakın sana
Uzak senden incinmesin.”
     Uzaklara varıyoruz gecenin ilerlemiş vaktinde. Uzağı yakın ettik incinmesin diye. Gecenin yarısından sonra Üsküp’e varış ve dinlenmek üzere otele yerleşme.


ÜSKÜP
     İşimiz çok, zira gezimizin asıl amacı Üsküp’te doğmuş ve çocukluğunu burada geçirmiş şairimiz Yahya Kemal’i anmak ve düşüncesini bir bilgi şöleninde tartışmaktır. Diğer şehirleri nasıl ilk defa görüyor ve onları solukluyorsam Üsküp’ü de ilk defa görüyorum. Sabah Üsküp’te uyanmak ve namazı kılmak ayrı bir duygu. Zira şairimizin dediği gibi Üsküp bir yadigârdır. Gerçi Yahya Kemal  “Üsküp ki Yıldırım Beyazıd Han diyârıdır, / Evlâd-ı fatihan’e onun yadigârıdır.” Diyor ama bana göre Üsküp bütün Müslümanlara yadigârdır ve sahiplenip korunmalıdır.
     Açılış oturumundan sonra Cuma namazı için tarihle buluşmaya gidiyoruz. Batı yakasında kıldığım ilk Cuma namazı. Duygularımı tarif etmem mümkün değil.
Namazın bitiminde Murat Paşa camiinden ayrılmak istemiyordum. O şehrin bir parçasıydı ve bize yadigârdı. Yadigârı terk etmem doğru olur muydu?
     Üsküp bir medeniyetin tezahürüydü ve her tarafından ezan sesi geliyordu. Üsküp Anadolu’nun tabii devamıydı şairimizin “Üsküp ki Şar-Dağı’nda devamıydı Bursa’nın. / Bir lâle bahçesiydi dökülmüş, temiz kanın.” dediği gibi.
Üsküp diğer şehirler gibi eski ve yeniyi bünyesinde barındırıyor. Tahribat ve tamirat iç içe. Tahribat en çok nüfus yapısında olmuş. Eskiden nüfusun kahir ekseriyeti Müslüman iken bugün yapı değişmiş. Şehir bu yönüyle zayıflamış. Bu durum şehrin tepesine dikilen “Haç”tan da anlaşılıyor.
     Bütün yorgunluğuna rağmen Üsküp direniyor. Direnişinin zaferle sonuçlanacağına ve tekrar İslamî kimliğine kavuşacağına inanıyorum.
     Şar dağlarının eteklerindeki Üsküp mazisini ve ruhunu arıyor. Skopiye değil Üsküp olarak kalmak istiyor. Üsküp kendini yürekleriyle fetheden Paşa Yiğitlere, Gazi İshak beylere, Oruç paşalara ve binlerce isimsiz kahramanlara gülümsüyor, size ihanet etmeyeceğim diyor.
     Evliya çelebinin bahsettiği kaç eser ayakta bilmiyorum. Evliya binlerce evden ve dükkândan, onlarca cami ve okuldan, su kemerlerinden cami, medrese, han ve sıbyan okulundan bahseder. Üsküp’ün bir kültür ve irfan şehri olduğunu bize hatırlatır.
     Günümüze yansıyanları sadece görmeye, anlamaya ve yorumlamaya çalışıyoruz. İşte Türk çarşısı denilen bölge. Yorgunluğuna rağmen ayakta, Murat paşa, İsa bey camii, Mustafa paşa camileri ayakta,  Vardar nehri üzerindeki Taşköprü şehrin iki kesimini birleştirmekte, hamam tamir edilmiş müze olarak faaliyette, Rufai tekkesi kenarda.
     Atalarımız Skopiye’yi yürekleriyle fethetmiş ve mamur hale getirmiştir, skopiyeyi medenileştirmiştir maddi ve manevi yönleriyle. Skopiyeyi dönüştürerek ve geliştirerek bir belde-i tayyibeye tahvil etmişlerdir.
     Üsküp mazisine yakışır bir şekilde belde-i tayyibe olmayı bekliyor. Başarılabilecek mi? Allah bilir. Gayretimiz renk cümbüşünün bu şehirde tekrar ihya yönünde olmalıdır. Yahya Kemal Bilgi Şöleni bunun için düzenleniyor. Umulur ki, katkısı olsun. Zira Yahya Kemal geçmişin Üsküp’ünü: “(Üsküp) Murad-ı Sani devrinin canlı bir resmi gibiydi. Halk hâlâ o lehçeyle konuşur, o türlü esvablar giyer, o devirdeki gibi yaşardı.” tanımlıyordu.
     Fırsat buldukça Üsküp’ün gezemediğim, göremediğim mekânlarına koşuyorum. Her vakti bir mekânda geçirmek tarihini solumak istiyorum. Bu duygularla vakit namazlarımı farklı camilerde eda etmeye çalıştım Üsküp’de geçen günlerde.
     Şar dağının devamı olan ovada kurulu şehrin ortasından geçen vardar ırmağının üstündeki köprüdeyiz. Mimar sinanın eseri Taşköprü şehrin iki yakasını birbirine bağlıyor. Güneydeki tarihi Üsküp kuzeydeki Üsküp. Yapılarıyla, nüfusuyla ve inançlarıyla farklı geldi bana. Güney Üsküp, tarihi Üsküp Müslüman ağırlıklı bölge, kuzey kesim Hıristiyan.
Farklılık her şeye yansımış. Kuzeyliler köprüye tahammül edemiyor adeta. Köprünün şeklini, şemalini ve ruhunu değiştirmek istiyorlar. Kısmen değiştirmişler.
      Müslümanlar her şeye rağmen burayı bir gönül köprüsü olarak kullanmak istiyorlar. Güneyliler ruhları fethetmeye, kuzeyliler bedenleri ve toprakları işgale hevesliler.
Kuzeyliler şehrin kimliğini tahrip etmek isterken güneyliler maziyi ve hali ihyaya çalışıyorlar. Tıpkı Mustafa Paşa Camiinin ihya ve inşa edildiği gibi.
     Şehrin Kuzeyi yeni ve çok katlı binalarla dolu.  Zarf yeni mazruf ruhsuz.
Taşköprü’den ayrılıyorum ve doğru İsa Bey camiine yöneliyorum. İsa Bey Camii çevresi şairimizin hayatında önemli yer tutar. Evleri oradadır ve annesi orada medfundur.
Fatihalarla kabristanı dolanıyorum. Acaba Yahya Kemalin annesi Nakiye hanımın mezarını bulabilir miyim diye. Heyhat. Cami ve bir kısım kabir taşları ihtişamlarıyla duruyor biz sizi bekliyoruz dercesine.
     Vatanın batı yakası bizi bekliyor. Yeni bir yürek fethi için. “Balkanlarda Osmanlı İzleri”ni seyrettiğimden beri izlerimizi, “Elveda Rumeli”yi seyrettiğimden beri de merhaba Rumeli demeyi arzuluyordum. Şimdi izimizin peşine düşüyoruz geleceği ihya ve balkanlara merhaba demek için. Esasında batı yaka  Madrid’e, Elhamra’ya kadar uzanıyor ve her noktası bizi bekliyor, ihya ve inşa edilmeyi bekliyor.
     Kaldığımız Continental Otelin üst kısmından şehri seyrediyorum. Şehri bir bütün olarak kavramak istiyorum. Şehirdeki ve sokaktaki değişimi anlamak istiyorum. Şehrin güney ve kuzey kısımları arasındaki farklılığı anlamak istiyorum.
     Surlardan kalan kısımları ve minareleri görüyorum. Efsunkâr güneyi dalgın bir şekilde seyrederken minarelerden yükselen ezan içimi ferahlatıyor ve tekrar şehre yöneliyorum. Köprüyü, çarşıyı, İsa bey Camiini, Murat paşa ve Mustafa paşa camilerini bir çırpıda geziyorum. Esnafla konuşmaya çalışıyorum. Türkçe konuşulan bir kahvehanede çay içiyorum.
     İşte Üsküp diyorum. Bizi bekleyen, imar ve ihyayı bekleyen Üsküp. Bakımsız ama kimliğini muhafaza için direnen Üsküp ve Üsküplüler.
     Genç Üsküplüler faal. Köprü dergisini çıkarıyorlar ve kitap yayınlıyorlar. Şehrin manevi boyutunu idameye ve ihyaya çalışıyorlar. Tebrikler bütün gayretlilere.
Geçmişi ihya eden Bukağı Baba’lar, Cafer Baba’lar, Gazi Baba’lar, Haydar Baba’lar… Birer ziyaretgâh olan türbeleriyle bizleri bekliyor. Kim bilir belki bugünü ihya edenlerin türbeleri ziyaret edilecek gelecekte.
     Yakılan, yıkılan ve yok edilen yapılara rağmen kalanları gezmek, görmek ve havasını teneffüs etmek için zamanımız yetmiyor. Üsküp’te Kale ve Taş Köprü’den başka görülmesi gereken o kadar çok eser var ki: Yahya Paşa Camii, İsa Bey Camii, Mustafa Paşa Camii, Murat Paşa Camii, Saat Kulesi, Kapan Hanı, Sulu Han, Davut Paşa Hamamı, Eski Çarşı, kabristanlar, tekkeler, türbeler, sebiller… Say, say bitmez.
Bilgi şöleni oturumları bitiyor ve inkıraza uğramış şehirden hüzünle ayrılıyoruz. Bir daha görür müyüz? Bilinmez. Kaderde varsa geliriz, görürüz ve ihyasına katkı sağlarız.
KALKANDELEN
      Üsküp Continental otelin önünden hüzünle hareket ediyoruz. Saat 08.23. Biraz taahhür etmişiz. Sırada Kalkandelen var ve zaman çok kısa. 15.05 dönüş uçağına yetişmemiz gerekiyor zira. Vedalaşırken şehri tekrar seyretmeye çalışıyorum. …  İşte şehri birleştiren Taş Köprü ve Kale, Minareler ve Kubbeler… Bir de şehre hâkim Şar dağına dikilmiş haç… Ne kadar ruhsuz ve bize yabancı…  Şehrin hudutlarını terk ederken şairimizin:
“Kalbimde bir hayali kalıp kaybolan şehir!
Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir!
Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,
Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene”
Mısralarını terennüm ediyorum.
     Otobüsümüz Kalkandelen’e doğru yol alıyor. Yol gayet düzgün gidiş ve geliş istikametleri farklı ve bir kısmı otoban.  Üsküp-Kalkandelen arasındaki şirin ve yeşil bölgedeki nüfus Müslüman ağırlıklı.  Gidiş istikametinin solundaki ilk yerleşim bölgesi Sarayköy.  80 metre yüksekliğindeki iki minaresiyle cami dikkatimi çekiyor.
Yeşil elbiselerini bürünmüş dağların eteklerindeki yerleşim alanlarını seyrederek Kalkandelen’e varıyoruz. Şehrin genel nüfusunun 90.000 civarında olduğu söylendi.
Kalkandelen Üsküp gibi dağın dibinde düzlükte kurulmuş. İlk durağımız Paşalar veya Alaca camii olarak bilinen mahal. Cami ile hamam olduğunu öğrendiğimiz yapı arasında bir dere akıyor. Üzerindeki köprü taştan örülü Osmanlı eseri. Mihmandarımız köprünün adının “top köprüsü” olduğunu ve bundan başka geçmişte köprülerin de olduğunu ifade ediyor.
Derenin kenarındaki camiye hayran olmamak mümkün mü? Dışında bu kadar tezyinatı olan bir başka cami görmedim Anadolu coğrafyasında. Gençlere soruyorum ve vatanın batı yakasında da benzerinin olmadığını öğreniyorum.
     Alaca Camiini Mensure ve Hurşide isimli iki kız kardeş tarafından 1492 yaptırılmış. Zamanla yıpranmalar oluşmuş ve paşalar tarafından tamir ettirilmiş, bundan dolayı paşalar camii olarak da bilinmekte imiş.
     Vakit dar camiye girmek, havasını teneffüs etmek ve hiç olmazsa iki rekât namazla Allah’ı zikretmek gerekir.  Bu duygularla avluya yöneliyorum. Tam bu esnada sevimli, mahcup ve mağrur bir şekilde Kur’an-ı Kerimi öğrenmekte olan dört kızla karşılaşıyorum.
Yanımdaki muzip arkadaş hemen onlarla konuşuyor ve Kur’an okutuyor birisine. Duygulanmamak mümkün mü? Bu gençler uzantılarımız. Din-i mübinin müntesipleri. Din kardeşlerimiz ve batı yakadaki temsilcilerimiz.
     Bilgilendirilmediğimizden dolayı hazırlıksız geldiğime üzülüyorum ve cebimdeki birkaç süreyi ihtiva eden kitabı en küçük kıza hediye ediyorum.
     Anadolu ve batı yakada benzerini görmediğimim camiye giriyorum. İki rekât namaz kıldıktan sonra fal taşı misali açılmış gözlerle caminin içini seyrediyorum.  Böyle bir mekândan çıkılır mı? Tezyinatı olmayan parçası ve yeri yok. Her tarafı adeta nakış nakış işlenmiş. İçi dışından muhteşem.
         Ayrılık vakti geldi Camiden. Ayrılıyoruz. Mihmandarlık yapan gençlere şehrin genel özellikleri hakkında sorular soruyorum. Verdikleri bilgilere göre şehirde sekiz cami varmış. Tarihi nitelikleri olanların başında Küçük Cami, Eski Cami, Tabhane Camii, Saat Camii… Paşa Camii gelirmiş. İlave olarak harabati baba tekkesi, yıkık saat kulesi ve köprü.
         Cami çıkışı yolculuğumuz harabati baba türbesine doğru oluyor. Nam-ı diğer Bektaşi tekkesi. 2001 yılına kadar bir şirketin tasarrufunda imiş tekke. Savaş başlayınca el değiştirmiş ve bugün eski ihtişamına dönme çabası içerisinde.
     Şehrin kıyısında ve dağın hemen eteğinde “sersem Ali dede” tarafından kurulmuş olan ve duvarlarla çevrili geniş bir bahçenin içindeki tekke muhtelif binalardan oluşmuş.
Sersem Ali dede Kanuni Sultan Süleyman’ın kayınbiraderi.  Rivayete göre yer seçiminde sersem Ali dede ciğer kullanmış. Tekkenin kurulu bulunduğu mahaldeki ciğer en geç çürüdüğünden burası seçilmiş. Tekke diğer yapılar gibi gadre ve Büyük ihmale uğramış, tahrip edilmiştir. Her şeye rağmen tekkeyi oluşturan mekânlar ayakta ve cezbedici.
Cami, konak, ambar, mutfak, kabristan, türbe, şadırvan ve çardak, çeşme, çilehane, ahır gibi birimler ayakta. Bir kısmı tamir edilmekte. Tekkede ilk göze çarpan ahenk. Ahşap ve taşın tezyinatıyla uyumu ve bütünlüğü tekkenin ihtişamını göstermeye yetiyor.
         Taştan yapılmış çeşmenin musluğundan akan sudan içiyorum ve üstünde “Ya müfettih-el ebvab…” yazısı bulunan sohbet mekânında icra edilen tasavvuf musikisini ve okunan aşrı şerifi dinliyoruz.
     Tekkenin içinde yer alan mezar taşlarını incelediğimizde Osmanlı kabristanlarında gördüğümüz manzara ile karşılaşıyoruz. Bilindiği üzere eski mezar taşlarımız cinsiyeti ve yaşı gösterecek şekilde yapılırmış. Bir başka deyişle bizdeki medeniyet anlayışı taşa da yansımış ve taş medeniyeti oluşturmuş.
     Aşr-ı şerif’in hitamında veda zamanı. A. Karakoç ağabeyimizin Umutlar hayaldir acılar gerçek Çileye mahkûmsun, kim ne bilecek” ifadesiyle tekkeye veda ediyorum.  Tekkeden ayrılışımızın akabinde son durak Kalkandelen’deki Türklerin kurdukları “Kalkan Derneği” oluyor.  Dernek ziyareti gönlümde yeşeren duyguları bir daha canlandırıyor ve büyütüyor. Minik çocukların okudukları ilahileri ve şiirleri can kulağıyla dinliyoruz. Girişinde 1940’lı yıllara ait resimler sergileniyor. Şehirdeki değişimi bu resimlerden de anlamak mümkün.
     Kalkandelen’deki Türkçe eserleri ihtiva eden kütüphane kurmuşlar. Yeterli olmamakla birlikte şehrin tek kütüphanesi. Kütüphane de gelişecek umutlarımız gibi inşallah.
Dernek ziyaretinin hitamında doğru havaalanına. Şimdilik vedalaşıyoruz vatanın batı yakasıyla Üsküp havaalanında.
     Ve saat 18.10’da Anadolu coğrafyasının, şairimizin ve bizim “Aziz İstanbul”umuza ayak basıyoruz.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 10-11-2008 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
36816894 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net